Cemal Şakar

• 5/1/2009 - Zeki Bulduk/Düşlerin Adamı Cemal Şakar

Kategori: ne dediler

Cemal Şakarla  kısa süren bir yolculuğu paylaşmıştım o gece. Araç bizi Çengelköy sırtlarına doğru götürüyordu. Aracın içerisinde Çehov"un o meşhur tabancası da vardı: Bir öyküde silahtan bahsediyorsanız, o silah mutlaka patlamalı, diyordu ön koltukta oturan ağabeyimiz. Bildiğim bir sözü başka bir ağızdan ve inanarak, tartarak söylenmiş bir biçimde duyunca durdum ve bu adam kim? dedim, araçtan inince Hasan Kuvvet"e. “O, Cemal Abi, Cemal Şakar!” demişti.

 

Benim öykücülerim vardır.

Duru yazarlar.

Derin yazarlar.

Her ademin anlayacağı kadar sade yazarlar.

İsimleri Hüseyin Su, Mustafa Kutlu, Cihan Aktaş, Ramazan Dikmen, Kamil Yeşil, Alim Kahraman olan yazarlardır.

Anketlerde değil ama iyi okuyucuların gönüllerinde sağlam yerleri vardır. Bu isimlerden birini hasbelkader okuyan bir insan mutlak surette takipçisi olur.

Özgün hikâyeler yazarlar.

Sıradan hikâyeler yazarlar; Sait Faikçesine.

Sürükleyici öyküler yazarlar; Borgescesine.

Sözü gediğine oturturlar; Çehovcasına.

Hikmete yüz sürerler; Mevlânacasına.

Her biri ayrı ayrı okunup yorumlanacak ve de ders olarak okutulacak külliyatta yazarlardır.

 

Cemal Şakar adı geldi mi aklıma; dururum. İçimde bir bozlak başlar bozkıra doğru yol alırım. Gidenlerin ardı sıra düşerim yollara. Yol Düşleri kurduğum bir sırada Neyzen Tevfik"i delirten ney sesini duyarım ve başım gövdemden kopar dervişlerin peşinden gittikleri sesin sırrına kapılıp. Hayalperdesi"nde olmanın yanılgısıyla yarılan bir toprak gibi çatlar yüzüm; bereketi, inşirahı beklerim.

 

Bir pencere açılır önümde ve ben sûretimi görürüm Cemal Şakar öykülerinde. Kendini kovalayan bir adam, kendini sırtlanan bir adam, kendi çöllerinden peygamberler çağıran bir adam, kendi sükûtunda sesini bulan bir adam gelir ve benim rehberim olur cebe sığan bir kitapla.

 

Yol Düşleri"nin cep baskısı vardı. Asım Gültekin sanırım bir beşyüz kişiye hediye etmiştir o kitaptan. O kitap ki bir ademin kendini bulma çabasını en naif haliyle anlatmıştır Sesler ve Sır öykülerinde. Hele ki Eviçi"nin gerçekliği insanın sesini soluğunu kesmektedir. Gidenler Gidenler içinse tek söz diyebilirim: Aleme karşı duyarsız kalamayan insanın gözyaşlarıdır adeta.

 

Cemal Şakar öyküsünü ömrüm vefa ederse –haddim olmayarak- yorumlayacağım. Ancak şu gün söyleyeceklerim öykücü bir ağabeyimin bendeki çağrışımlarının ilk aklıma gelenleridir.

 

Yol Düşleri kitabını aylarca cebinde bir evrâd taşıyan derviş gibi dolaştırdım durdum. Sanki kitap bana gönderilmiş bir yol göstericiydi. Hem yazmak hem de yaşamak bağlamında kitaptan çıkarılacak iki sonuç vardı:

 

1-Yazacaksan müsrif olmayacak, kelamına had vuracaksın!

 

2-Yaşayacaksan durman gereken yeri iyi bileceksin!

Bu iki sonucu evire çevire ömrü eskitmeye durdum. Ölmeyecek sözler peşine düşmemde Cemal Şakar –öyküsü- hayli etkili olmuştur.

Öykü geleneğiyle ruhu terbiye eden Doğu kültürünün en sade yazarlarından Cemal Şakar, öykü anlatırken aslında bir yol haritası verir okuyucuya.

 

Bunu bile isteye mi yapıyor bilmem ama, İsmet Özel"in Erbain"e başlarken söylediği gibi bir hal var öykülerinde: Yaşamak ve yazmak birbirinden ayırt edilemiyor satır aralarında. Bu gerçeklik insanı ister istemez bir şoka tabi tutuyor. Dilin dünyası yaşadığımız dünyanın aslında “absürd” yanlarını ortaya koyup, modern bir hatırlatıcıyla karşı karşıya bırakıyor bizi.

 

Modern dünya imanın ve insanın üzerine kat kat arzular ve binalar inşa ederken yazarın kelimeleri bizi örtündüğümüz tüm örtüleri sakince yırtmaya sevk ediyor. Bu yüzden, ferahlamaya doğru giden bir dil kullanıyor Cemal Şakar. Okuyucuya da kendine söylediğini söylüyor aslında: Ferah ve dingin bir dünya var! İnanmıyorsanız açın Esenlik Zamanları"nı okuyun!

 

Cemal Şakar"ı “İnşirah” kelimesinin içinde yorumlamak en doğrusu. Zira onun öyküleri inşirah yüklü bir kelimeye gebe; Meryem gibi.

 

Cemal Şakarla uzun bir yolculuğu paylaşıyorum, Yol Düşleri"nin gerçek olduğunu ondan öğrendim.

 

Şimdi tam burada Mevlana ve Şems-i Tebrizî hikayâtına dönersem Cemal Abi"ye haksızlık etmiş olmam diye düşünüyorum: Ve derler ki –aslında- Şems, Mevlana"yı insanların düşündüklerinden  daha az bir vakit görmüştür. Ancak, her iki gönül ehli de alacaklarını almışlardır o ateşin harından…

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 9/9/2008 - Ali Haydar Haksal/Bir Öykü Ustası: Cemal Şakar

Kategori: ne dediler

Öykü Ustası Cemal Şakar ile tanışıklığımız ilk yazı günlerinden itibaren başlar. Fiili tanışmamız daha sonra olsa da, öykü ile tanışmamız erkendir. Öyküsü şöyle. Cemal Ankara’da bulundu, orada okudu, Yaşar Kaplan’ın çıkardığı Aylık Dergi’de yazı hayatına başladı. Biz kuşak olarak bir adım onun önündeydik. Mavera dergisinde yazdık. Biz derken Osman Bayraktar, Hasan Aycın, Âlim Kahraman, merhum Ramazan Dikmen vs.

Günümüz genç kuşağı Aylık Dergi’yi ve Yaşar Kaplan’ı unutmuş olmalı. Edebiyat dergisinde yazan, bir süre sonra ayrılıp Aylık Dergiyi çıkaran Kaplan iyi bir öykü yazarıydı. Öykü kitapları vardı. William Faulkner’dan öykü çevirileri yapardı. İyi bir çevirmendi. Malcolm X kitabının da çevirmenidir. Sonra Aylık Dergi’yi çıkardı. Oradaki üslubu birden farklılaştı. Ağabeylere karşı bir savaş açtı. Diriliş, Edebiyat, Mavera ve Yönelişler dergilerini ağır eleştirilere tâbi tuttu. Bununla kalmadı, dergilerin merkezinde yer alanları hedef aldı. Ağabeyler saltanatı yıkma çabasına girişti. Bir dönem için gençler üzerinde de etkili oldu bu tavır. Sonraki dönemlerde de bu örneğin benzeri daha uçlara taşındı. Dolayısıyla bu tür girişimlerde bulunanlar için uyarıda bulunduğumuzda “Yaşar Kaplaniyen tavır” yakıştırmasında da bulunuldu. Yaşar Kaplan bir süre sonra Vakit’te yazdı, sonra Almanya gitti ve oraya yerleşti. Yazı anlamında sesi soluğu kesildi. Öykü ve çeviri adına önemli bir yitik oldu.

Yaşar Kaplan’ı niçin anlattım. Bir döneme kısa da olsa damgasını vurdu. Cemal ile bir İstanbul yolculuğumuzda, uzun sohbetimizde, edebiyat, sanat, düşünce geleneğimiz üzerinde dururken, özellikle birilerini de konuştuk. O zaman Cemal çok güzel bir yaklaşımda bulundu. “Biz Ankara’da iken “Ağabeyler saltanatı yıkma” çabası içinde olundu. Kimi arkadaşlar hâlâ orada duruyorlar” dedi. Bu olumsuz akımın etkileri bugün de sürüyor maalesef.

Cemal Şakar, söyleşilerinde de vurguladığı gibi Sol gelenekten gelen biri. İlk öykülerini Aylık Dergi’de yayımladı. Mavera, Yedi İklim, Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü dergilerinin merkezinde oldu. Yakın zamanda bir merkeze bağlı kalmadan birçok yerde öykülerini yayımlıyor.

Şakar’ın önemli bir özelliği, taşrada, Balıkesir’de, bir başına olmasına rağmen, öyküdeki ısrarı ve titizliği ile bir örnek olmasıdır. Merkeze hep yakın durdu. Yazı hayatında taşra ve merkez önemli bir sorun. Öncelikle Hasan Aycın gibi önemli ve yakın bir dostuyla olan sürekliliği bir şansı. Hasan Aycın iyi bir eleştirmendir aynı zamanda. Sıkı dokur, eleştirilerini esirgemez. Aycın’ın dikkati, titizliği, bakışı onun üzerinde müessir. Ayrıca Ömer Lekesiz, merhum Ramazan Dikmen ile yakınlıkları da öyküsü için önemli bir katkı. Çünkü edebiyat ortamı, edebiyatçı dostlarla olununca daha bir verimli oluyor. Kaldı ki Şakar Balıkesir’de kimi zaman tek başına bir anıt gibi durdu. Balıkesir zamanla biraz renk kazandı. Merhum Alaeddin Özdenören son yıllarını orada geçirdi. Cemal ile çok sıkı dostlukları da oldu. Bütün bunlar onun yazma sürecine katkı sağladı.

Yedi İklim dergisinin ilk döneminde sıkı bir birlikteliğimiz oldu. İlk kitabı Gidenler Gidenler Yedi İklim Yayınları arasında çıktı. Yedi İklim dergisi, Cemal Şakar hakkında özel bölümlü bir dosya yaptı. Onunla ilgili bir eleştiri yazım da var. Bu yazımdan memnun kalmış ve önemsemişti. Getirdiğim kimi eleştirileri yerinde bulmuştu.

Hece dergisi yayımlanmaya başlayınca oraya daha yakın durdu uzun bir zaman, orada ürünleri yayımlandı, öykü kitabı ve inceleme kitabı da orada çıktı.

Kitapları: Gidenler Gidenler: öykü, Yedi İklim Yayınları, 1990. Yol Düşleri: öykü, YediGeceKitapları Yayınları, 1996. Esenlik Zamanları, öykü, YediGeceKitapları Yayınları, 1999. Pencere: Öykü, Hece Yayınları, 2003, Yazı Bilinci: Deneme, inceleme, Hece Yayınları 2006.

Selis Kitaplardan yeni bir kitabı çıktı Cemal Şakar’ın: Hayalperdesi. Öykü. Bu kitabında on iki öyküsü yer alıyor. Sadece öykü üzerine düşünen ender yazarlardan. Bunda da ısrar ediyor. Bu da ona özgü. Yakın zamanda öykü kitapları, romanlar üzerine yazmaya başladı. Bir önceki kitabı da bu yazılardan oluşuyor.

Bu sıralar HİKÂYAT üst başlığı ile kısa, minimal öyküler yazıyor. Uzun bir aradan sonra Yedi İklimdergisine yeniden döndü. Bu bizim için sevindirici. Bu yeni öyküleri ile öyküsünde yeni bir daire kuruyor. Onunla ilgili ilk yazımda yeni öykü daireleri kurması konusundaki dikkatimi dile getirmiştim. Bu son öyküleri daha düşünce merkezli. Doğrudan Kur’an-ı Kerim’den, önemli kavram ve vurgulardan beslenen öyküler. Bu, onun öyküsü için çok önemli bir hamle.

Kişiliğine ilişkin en önemli yanı mütevazılığıdır. Bu yanını hiç mi hiç bozmadı. Hasan Aycın gibi çok çok önemli bir dostunun olması bile bir başına yeterlidir.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 30/6/2008 - Sibel Eraslan / Yüzünüz Kime Dönük Sizin

Kategori: ne dediler

“Elleriyle taşları yokladı, bir insan sıcaklığı hissedebilmek; başka birine tutunabilmek için. Bir dal, bir tutamak… Gümrah bir ses… Kendi sesinin de katılabileceği.”

Cemal Şakar’ın “Hayalperdesi”ni okurken, kendime en sık sorduğum soru bu oldu: Hangisi daha uzak ve yakın olan hangisi? Bir kuvantum fizikçisi gibi parçacıklar üzerinden tekrarladığı sürekli parçalanma, bölünme ve yarılma hadiseleriyle madde ve varlık hakkındaki kabullerimizi sarsalıyor. Cümleleri aracılığıyla okurun gözündeki lensleri maharetle değiştiren bir sihirbaz gibi, kah yakının içindeki dipsiz uzağı kah en ıraktaki en solgun hatıraların içinden en sıcak kalp atışlarını taşıyor size Hayalperdesi… Uzak ve yakın hakkındaki ezberlerimiz bozulunca madde ve varlık bilgimiz sarsılıyor, Hayalperdesi de zaten bunu amaçlıyor.

Hayal Perdesi deyince aklıma ilk gelen görüntüler Aksaray’daki Çakıl Gazinosun’da cazdan evvel çocuklar için gösterilen kukla tiyatrosuyla ilgili. Bir havuz var, fıskiye ve içinde renkli balıklar. Derken beyaz perdenin önünde acaip sesli, boyu boyumuz kadar -takriben bir cüce büyüklüğünde- beni ve kardeşimi oldukça huzursuz eden kuklalar sökün etmeye başlıyor. Onlar abartılı ve kalın seslerle konuşup birbiriyle dövüştükçe, kahkahalarla gülen büyük insanlara dehşetle bakıyoruz. Bir tek babam fark ediyor sıkıldığımızı, “korkmayın” diyor, “gerçek değil hiç biri, yukarıdan iplerle oynatıyorlar hepsini.” Bu sefer hayretle kuklaların bağlı olduğu iplere dikkat kesiliyoruz. Hangisi gerçek hangisi hayal birbirine karıştırıyoruz. O günden sonra kız kardeşim her ateşi yükseldiğinde, iplerini kopartarak baş ucunu saran kuklalardan bahsediyor. Biz çocukken hayal ve gerçek arasında keskin duvarlar yoktu. Sonra yıllar geçti, biz uzadık, saçlarımızı örmüyoruz artık, ama o yorgun kuklalar hiç büyümediler, hala cüceler, hala hayaletler ve hala ateşi çıkan çocukların çevresinde eminiz ki dört gözle dolanıyorlar. Ateş perileri.

“Korkmayın, gerçek değil!”

Peki gerçek olan nedir? Perdenin önü gerçek olmadığına göre, ardındaki nedir? Ya hem önü hem de ardı hayal ülkesi olan, o incecik şeffaf perde? O da mı yalan? O da mı varsayılan? Hayal Perdesi. Hayat Perdesi. Arkası gölge, önü ışık.

Cemal Şakar’ın bilinçli bir şekilde yarattığı benlik kargaşısının öyküsü olan “A/B”de, hayal perdesine dönüşen benlik, ben’den ben’e bakışan, ben’den ben’e yol almaya çalışan, ikiye bölünmüş bir yalnızlığın hikayesini okuyorsunuz. Yarısı perdenin arkasında, diğer yarısı önünde kalakalmış tek kişinin, tek perdelik bir tiyatrosu gibi “A/B”…

“İnsan, birine yüzünü döndü mü, eşya silinmeye başlar” diyor Şakar. Hakikaten yüzümü döndüğüm, yanında yürürken yolları bir türlü ezberleyemediğim, hakikaten onu seyrederken tüm eşyayı, çerçeveyi ve zamanı sildiğim birisi var mı diye soramadan edemiyor insan. Şakar’ın mitoz bölünmeyi andıran sürekli iç içe ve nerdeyse eşeysiz olarak geliştirdiği parçalanma tekrarları üzerinden, trajik bir şekilde “yalnızlık” sahrasına düşüyorsunuz. Kendini yazdığı öykünün içinde kaybeden, aynanın önü ve ardından kendini arayıp yoklayan bir yazar var “İhtilaç” adlı hikayede. Yazı mı hayat mı şeklinde yöneltilecek soruya var gücüyle hayaaaaaaaat! diye bağıran biri olarak, “Anlatabilmeliydim” adlı öyküdeki “mutfaktan gelen yanık kokusu”nu sadece burnumla değil tüm hücrelerimle kokladım. Yazarların o çok çalımlı “kağıttan dünya”sına sıkı bir eleştiri…

Benim “parçalanma” dediğime, Şakar “yarılma” diyor ve iyi de ediyor, kadınlar parçalandıkça küçülürken, kadın olmayanlar yarıldıkça çoğalıyorlar. Ama netice değişmiyor, küçülürken de çoğalırken de aslında aradığımız şey Şakar’ın ifadesiyle “bütünlenmek”. “Yeni bir yön, Yeni bir yol, Akacak bir mecra” ile bütünlenmek.

12 farklı öykünün tamamı, inşa edildiği sağlam ve çeliksi kurgusuna rağmen, her nedense naif bir kapı tıkırtısına bakıyor diye düşünüyorum. Cemal Şakar bir adada mı oturuyor diye soruyorum kendime. Dört tarafı suyla kaplı öyküler bunlar. Ama böyle oluyor insan böyle oluyor büyüdükçe diyorum. Misal; ilkokulda yakasına kırmızı okuma kurdelası takan hepimiz bir Robenson olmaya andiçmişken, üniversiteli günlerde idolümüz yerli Cuma’ydı,daha sonraları yerlilere ihanet etmeden yükselemeyeceğimizi öğrendiğimizdeyse elimizde kalakalmış olan sadece Ada’ydı. Adını bilmediğimiz o Issız Ada!

Bazen böyle oluyor insan, bir rüzgar çıksa diyor…

Bazen böyle oluyor insan, tüm yakınlar uzağa çekilmişken, sizi siz kılan hatıraların arasına feriştahlar sığdıracak kadar arayı açmışken, bir ateş böceği pırıltısı veya yukarıdan aşağıya doğru yazılan pervasız bir şangırtı ya da kapıyı tıkırdatan rüzgarın yerinde olmasını istediğiniz eski sevgili, her şeyi bitiştiriveriyor.

“Aslında biz anlattıklarımızla; anlatamadıklarımızı, yüreğimizi yakan şeyleri, örtmeye, gizlemeye çalışıyoruz… Sözlerimizin arkasına biraz daha gizleniyoruz ve gizlendikçe, örttükçe rahatlıyoruz, huzur buluyoruz/ belki de/ yüreğimizi yakan şeyleri anlatmıyoruz, anlatamıyoruz, anlatılamıyor; yüreğimizi yakmaya devam ediyor, bir anlamda bizi pişiriyor, insan oluyoruz işte… Boşver… Yüreğimiz… Yansın”

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 23/7/2007 - Pencere Öyküsünün Çözümlemesi / Ömer Lekesiz

Kategori: ne dediler

 

Cemal Şakar’ın “Pencere” adlı öyküsü, giriş ve onu izleyen üç bölümlük kuruluşuyla bir film senaryosu için yapılmış önçalışmayı anıştırmasına rağmen, öykü mantığına uyun kurgusu ve konusal boyutuyla alışılmışın dışında bir öykü olma niteliği taşıyor.
Öykünün “Giriş” kısmında, klasik öykülerde metnin tümüne yayılarak verilen mekana mahsus detaylar bir yerde toplanarak, muhtemel oluşların hangi mekanda geçekleşeceği ilk elde okura sunulup, onun asıl dikkatini yönelteceği başka hedeflerin varlığı daha başlangıçta imlenirken, kişilerin merak uyandıran ilk görüntüleri de belirleniyor.
Burada “panoramik çekim”le belirlenen somut bir kareden (kapıdan) itibaren, genelden özele, tümden, parçaya geçilip; öykülü filmlerde etkiyi çeşitlendirerek güçlendirmek amacıyla başvurulan resim dondurma tekniği(1) aynıyla kullanılarak, mekana egzotik bir artı değer yükleniyor. Dondurulan ilk görüntü: kapı; önce önü sonra arkasıyla birbirini kesintisiz izleyen görüntü kareleri şunları içeriyor:
—Ahşap kapının önü (önündeki “bekleyen”le, özelleşen ve onun sayesinde sıradanlıktan kurtulan bir kapı).
—Kasabanın genel görünümü: Sıra dağlara yaslanmış, önü denize açılmış bir kasaba… Çoğunluk zeytin, yer yer de mandalina ve portakal ağaçlarıyla bezeli.
—Kasabadan detay kareler: Parke taşla döşenmiş yol, üstünde 70’li yıllara ait yerli bir otomobil, Feraceli birkaç kadın, ikinci bir kapının önünde oynayan çocuklar, zeytin seleleri taşıyan bir traktör… “Canlı bir hayat”ın göstergeleri olan bu veriler, mekanın dinamik bir yapı olarak algılanmasını kolaylaştırırken, çevreye de resimsel bir değer kazandırmaktadır.
—Ahşap kapının arkası. Kareler bu kez daha fazla, hedef içeren, yansımalı eylemleri içeriyor: 1—“Ev sahibinin, lise çağlarındaki oğlu kapıyı” açıyor. 2—“Paslı menteşelerin çıkardığı gıcırtılarla adamın tüyleri diken diken” oluyor.
—Kapıdan “Geniş” avluya, oradan “salon”a geçerken” adamın eylemleri, film görüntülerine mahsus eylem olmaktan çok, tahkiyeye mahsus duyusal eylemler olarak dışlaşmaya başlar: “…bahçedeki bin türlü çiçeğe şaşar adam: Ortancaları tanır, sonra begonyaları, birkaç tür menekşe ve aslanağzını sonra. Güller ve evin girişini saran hanımelileri ilgisini çekmez.”, “Salonun temizliği ve her şeyin yerliyerindeliğini abartılı bulur: Evin beklenen bir konuk için hazırlandığını düşünür.”
Ev sahibinin çekim dizelgesine dahil oluşuyla birlikte görüntü dondurma tekniğinin izlenmesi eylem plandan, durumsal plana aktarılır. Çünkü buradan itibaren iş, kurgusal bir dizgenin izlenmesine ve tahkiyeye düşecektir.
Ev sahibi, felçlidir. Bu nedenle “umutsuzca” bir ani kalkış denemesine girişir. Adam, onun durumunu daha önceden bildiği ve belki de biraz kanıksadığı için el işaretiyle onu durdurur. Uzun uzun sarılmaları, uzunca bir ayrılığın göstergesidir. Bunun için Cemal Şakar, sarılma anını “fotoğrafımsı” bir kareyle anılaştırmak ister.
Dış mekan tüketilmiş, iç mekan kare kare “biriktirilmeye” başlanmıştır bu arada: “Pencerenin önünde bir sedir; zeytin ağaçlarının ardında denizin varolduğunu hissettiren bir manzara. Duvarda, Kâbe işli bir halı. Yatağın başucunda, mahfazanın içinde bir Kuran. Perdeyle örtülü bir yüklük. Yatağın hemen yanında bir sehpanın üzerinde üç-beş kitap. Bolca fotoğraf. Pencereden, denize doğru uzun bir bakış.”
Öykünün birinci bölümünde Cemal Şakar, sinematograflıkla(2), tahkiyecilik işlevini kurgu eşlemesiyle(3) birlikte yerine getirmeye başlar; diyalogları resimsel kompozisyonla destekleyerek onları hayatî ve estetik bir arkaplana oturtur.
“Susarak konuşmak”, diğer bir söyleyişle söyleyeceklerini “hal diliyle söylemek” bölümün tüm içeriğini belirleyen temel bir eylemsiz eylemdir; kurgunun dayattığı tek açıklama dışında (“Hastalandığımdan bu yana üç yıl geçtiğine göre, demek ki üç yıldır görüşemiyoruz. Gerçi o görüşmemiz de hastanede ne kadar oluyorsa o kadardı işte.”) her başlangıç suskuyu davet eder, her açıklama boşluğa düşer.
Cemal Şakar, deyim yerindeyse, attığı bu tek taşla iki kuşu birden vurmayı başarmıştır. Sinematografik sessizlikle, sözsel kaçamakları birleştirerek, hem tahkiye planında anlatılması mümkün olmayanı anlatmış, hem de birkaç sözcükle mükemmel bir estetik çerçeveyi çizivermiştir (“Biliyorsun…” Gözyaşları, melodramın ucuzluğuna düşmeden verilmeli.”, “Biz burada kısıldık, kaldık.”, “Hepimiz bir kaderin peşindeyiz işte.”, “Odaya dolan ışıkla her şey maviye boyanır.”)
Bunu dedik de, söylenmesi gerekeni en saf biçimiyle ve tam yerinde, duygusal ve eylemsel boyutla birebir örtüşecek şekilde söylemekten başka nedir ki estetik? Yukarıdaki şekliyle “Pencere” öyküsünü “alışılmışın dışında” bir öykü olarak niteleyişimizin karşılıksız olmadığı da vaki estetik boyutunun ortaya çıkışıyla daha net görülebilmektedir.
Birinci bölümle hemen aynı kurgusal ve estetik planda süren ikinci bölüm, Adam’ın seyyahlığıyla birlikte yazarlığının, arkadaşının içindeki yazamama ukdesinin somutlaştığı bir bölüm olmanın ötesinde, bu ana kadar uçları bilinçli olarak açıkta bırakılan kurgusal bağlantıların (Yeniden özelden genele açılan dondurulmuş kareler eşliğinde) gerçekleştirildiği bölümdür.
Üçüncü bölümse, iç mekandan dış mekana geçilerek, görüntüsel (ve elbette estetik) dairenin tamamlandığı, resimsel kompozisyonun tahkiyenin yerine geçerek söz düzeyinde sunulan ayrılık hüznünü tüm mekana yaydığı son bölümdür.

***
Cemal Şakar, “Pencere” öyküsündeki hepi topu üç kişilik öykü kadrosuna, sinematografinin öyküye ağan imkanlarını da yerli yerinde kullanarak, hüzün, vefa duygusu, aramak, bulunmak, yalnızlık, yitirmişlik, yorulmuşluk vb. kavramlar eşliğinde, benimsenilir, etkilenilir, paylaşılır bir “canlı hayatı” temsil ettirmiştir.
Kurgu sağlamlığına azami özeni göstermiş, sinema kuramında önemli karşılıklar yüklenen “Pencere” kavramını öyküsüne ad olarak vermesi, bölümlerdeki parantez içi özet belirlemeleri oluşturan sözcükler de dahil kullandığı hemen her sözcüğü dikkatle seçmiştir.
Öykü zamanıyla, öyküleme zamanı hemen hemen aynıdır; “70’li yıllara ait otomobil” belirlemesine göre her iki zaman da içinde yaladığımız günlere denk düşmektedir.
Öykülerini oldum olası tertemiz bir Türkçe ile yazan, Cemal Şakar, “Pencere” öyküsünde de aynı tutumunu sürdürmüştür.
“Pencere” öyküsü, yazarının, içeriğin suskuyla belirlendiği cümleler dizisinde, “Söylenmemiş sözler uçuşur güneşin aydınlığında.” cümlesiyle apaçık olanı açıklamaya, “Nasıl verilecekse!” sorusuyla da zeka gösterisine kalkışması dışında neredeyse kusursuz bir öyküdür.

______________________________

(1)Resim dondurma: Bir film gösterilirken, kuşaktaki herhangi bir resmi alıcı penceresi önünde istenildiği kadar tutma. Böylelikle devinimli bir görüntünün istenilen parçası görüntülük üzerinde bir resim gibi incelenebilir. (Nijat Özön, Sinema, Televizyon, Video, Bilgisayarlı Sinema Sözlüğü, Kabalcı Yayınevi, İst., 2000)
(2)Sinematograf: Devinimi yazan, saptayan anlamına gelen bileşik sözcük. Lumiére Kardeşler’in kendi buluşları olan sinema aygıtına verdikleri ad. Bu aygıt hem alıcı, hem gösterici, hem de basım aygıtı olarak kullanılabiliyordu. Sinematograf ve bundan türeyen sinematografi (devinimi yazma, saptama) sonradan sinema, sine biçiminde kısaltılarak çeşitli anlamlarda kullanıldı; çeşitli sözcüklerin türetilmesinde temel alındı. (A.g.s.)
(3)Kurgu eşlemesi: Kurgu sırasına resmin ve bu resimle ilgili sesin yan yana aynı düzeye getirilmesiyle yapılan eşleme. Basım eşlemesinin karşıtı olan kurgu eşlemesinde resim-ses ayrılığına uyulmaz. (A.g.s.)

(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 5, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2002, ss: 467-473)

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 9/6/2007 - adem turan'dan pencere yorumu

Kategori: ne dediler

Kendi peşinde koşarak rüyasını arayan yolcu: Cemal Şakar

 

Alaeddin Özdenören Balıkesir'e taşındığında Cemal Şakar'ı kıskanmıştım. Bir sigara yakıp çay içmiştim küçük bir çayevinde onun öykü kahramanları gibi. Gözlerimi kısıp olabildiğince sisli, olabildiğince buğulu bakışlarla önümde uzayıp giden denizin en uzak noktasına bakmıştım bir müddet. Sonra, hiç görmediğim Alaeddin Özdenören'le hayali konuşmalar yapmıştım Cemal'den önce. Sonra da durulmuştum... "Yol Düşleri" kitabındaki fotoğrafında o da kısmış gözlerini benim gibi, yer yüzünün en uzak noktasına doğru bakıyor. Deniz var mı baktığı yerde? Bu bilinmiyor. Sol yanında, biraz ötede evler ve bir dağ sırası var. Bir balkon mu yoksa bir çayevinin önünde mi oturmuş, biz bunu da bilemiyoruz fotoğrafa bakınca... Öykülerinde deniz neredeyse yok gibi. Onun yerine ırmak var, ırmağın karşı kıyısında mektuplar yazdığı dostu var bir de... 'Masmavi gök' sonra, 'kuşlar' ve sonu gelmeyen 'yolculuklar'... Git babam git... Kıskanç bir yapısı var. En çok da şairleri kıskandı bu güne değin. Ona göre şiir, bütün sanatların anasıdır çünkü. Bu yüzden şiir gibi öyküler yazdı hep. Gevşek, dağınık ve dolgu tipi öykülere katlanamadı hiç. Öykülerinde 'dil'e hakim; iyi ve titiz bir dil işçisi. Rasim Özdenören Çehov'a benzetiyor onu; "yalnız bir farkla ki, Çehov metinlerinin sadeliklerine dokunmazken, Cemal Şakar yer yer metinlerle oyun oynamaktan hoşlanıyor; bu da ona yakışıyor." Hasan Aycın'ı çok seviyor "Yol Düşleri" kitabındaki "Ayna" öyküsünü ona ithaf etmiş. Şöyle yazmış ithaf yazısını: "ilk insandan, son insana tüm insanların tek tek serüvenlerini dinlediğim bir masal ustasına: Hasan Aycın'a" Doğru söze ne denir! Gerçekten 'güzel bir insan' Hasan Aycın. Selamlıyoruz onu da buradan.

Ramazan Dikmen ve Alaeddin Özdenören'in vefatlarında çok üzüldü. Yapayalnız ve bir başına yaşarken Balıkesir'de, ummadığı, beklemediği bir anda girivermişti hayatına Alaeddin Bey. Sonra yine bir gün gidivermişti ansızın. Bu ne yaman bir yolculuk’tu.

Deniliyor ki, Cemal Şakar kendine ait olmayan bir zaman ve mekanda yaşıyor da, yitirdiklerini öykü kahramanlarına aratıyor; bu yüzden sonu gelmeyen yolculuklara çıkartıyor onları küçük kentlerin çıkmaz sokaklarına ve çayevlerine götürüyor. Ali Haydar Haksal'a göre ise Cemal, "Kaçıyor ve kaçtıkça kendine yöneliyor." İlk öykü kitabı "Gidenler Gidenler" 1990 Ağustos'unda Yedi İklim Yayınları arasından çıktı. Tashihini Muhsin Bostan yapmış. Ne düşündü acaba Muhsin abi, tashihini bitirdiğinde? Keşke sorabilseydim bunu, Hasan Aycın'ın iftar yemeğinde geçen Ramazan. Cemal de oradaydı; çayıyla, sigarasıyla, gerginliğiyle... Bir bıçak sırtında gibiydi sanki. Bir de çok fazla dalgın. Bazen eşiklerde kalır öyle saatlerce... günlerce bazen... bazen de asırlarca... Yeni bir yolculuğun ve öykünün başlangıcıdır bu hâl onda. Çıkarıp bir sigara daha yakar... Yirmi yıl kadar önce de böyleydi. Cağaloğlu'nda yürümüştük biraz. Beyazıt'taki sahafları gezmiştik. Düşünce ağırlıklı ve iktisatla ilgili kitaplar almıştı o. Bense şiirle ilgili... Bir öykü yazarının bu tür kitaplar almasını yadırgamıştım o an. Bir de az konuşuyor olmasını... Şu an, Terry Eagleton'un "Kuramdan Sonra"sını okuyor. Cemal Şakar ... 1962 Balıkesir doğumlu. İki kardeşten küçük olanı. Ortaokul sıralarında öyküler karaladı sarı yapraklı defterlere. Bir de roman denemeleri... (Ah, birkaçı elinde olsaydı şimdi onların!) Israrla okudu lise yıllarında. Kitabevlerinin tozlu raflarını kurcaladı haftasonları. Sonra, futbol oynadı bir müddet amatör ligde lisanslı olarak. Ankara'ya üniversite okumaya gittiğinde koministti. İdeolojik toplantılara katıldı öğrenci evlerinde. İkinci sınıftayken değişti. Ramazan Dikmen, Yusuf Ziya Cömert, Mustafa Yılmaz, Hüseyin Bektaş, Üzeyir Sali, Necip Tosun hep oradaydılar. Onlarla tanıştı. İlk öyküsü de tam bu sıralarda, 1982'de Aylık Dergi'de yayınlandı. En çok Ankara'nın yağmurlarında ıslanmayı sevdi, güneşli havalarda gökyüzüne bakmayı. Kuşları izlerdi böyle havalarda uzun uzun, bir de liselerde okuyan okul kaçkınlarını... Zafer Çarşısı'ndaki Akabe Kitabevi buluşma yeriydi dostlarıyla. Ne öyküler kurgulandı orada kim bilir, ne üzünçler ve sevinçler paylaşıldı... Yedi İklim dergisi özel dosya hazırladı onun için 1997 yılında. Necip Tosun, Köksal Alver, Mihriban İnan, Ali Haydar Haksal onu yazdılar bu sayıda, onu ve öyküsünü. Bir de, " Cemal Şakar Öyküsü Üzerine Bir Toplantı" yapıldı Dilek Aslaner'in yönetiminde... Cemal Şakar... Rüyalarda gezerek kendini arayan adam, bir dil işçisi, Hakikat yolcusu... Hırkası mı? Hep sırtında: yola çıkarken de, dönüp geldiğinde de...

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Gidenler gidenler...

Son yazılar

CEMAL ŞAKAR / KUTLU SİMGELER ÜRETMEK
özgürlüğün resmi
Cemal Şakar/Yabancılaşmanın Zevali
CEMAL ŞAKAR / ÖYKÜNÜN AYDINLIĞI
Cemal Şakar/İnce Sazlar Eşliğinde
CEMAL ŞAKAR / EDEBİYATIN MÜEDDEP SUSKUNLUĞU
CEMAL ŞAKAR / SANATTA AYIP OLMAZ
Zeki Bulduk/Düşlerin Adamı Cemal Şakar
CEMAL ŞAKAR / ENTELEKTÜEL VAİZLER
S: Kemal Yazgıç/Hayalperdesi'ne yansıyanlar
Ali Haydar Haksal/Bir Öykü Ustası: Cemal Şakar
Sibel Eraslan / Yüzünüz Kime Dönük Sizin
Cemal Şakar / Sevgili Ramazan
cemal şakar kimdir
Cemal Şakar / Alaeddin Özdenören için
Hasan Aycın'la söyleşi / 3
Hasan Aycın'la söyleşi / 2
Hasan Aycın'la söyleşi / 1
Pencere Öyküsünün Çözümlemesi / Ömer Lekesiz
Otuzüçüncü Peron'un Bilinçaltı / Cemal Şakar
Lale Devri edebiyatı / Cemal Şakar
Hikâye Ne Değildir / Cemal Şakar
Edebiyatçılar ve Medya / Cemal Şakar
Söyleşi / Yedi İklim Dergisi
Söyleşi / Hece Dergisi

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
edebistan
köşeme git
iletişim
şiir yazilari
yakup kadri - ankara
www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.comdan satın al
www.kitapyurdu.comdan satın al
www.kitapyurdu.comdan satın al
0derece

Kategoriler

  • cemal sakarin mimledikleri
  • kimdir
  • ne dediler
  • Oykuler
  • Soylesiler
  • Yazilar
  • Arkadaşlar

    cemiyyet
    esitgin
    tosunnecip
    durancetin1
    hayriyeunal
    cevatakkanat
    edebiyatfelsefe
    suaviyazgic
    sinova
    zemheriedebiyat
    kayahasan
    mustafabaydemir
    kenankaleciklikitaplari
    furkanulubeyli
    sekercocuk
    salihamalhun
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:7
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa