BİRİKİM'İN ÖZGÜRLÜKÇÜ TEOLOJİSİ

Birikim dergisinin 250. sayısı (Şubat 2010), Sol ve İlahiyat konulu dosyaya ayrılmış. Ömer Laçiner, dosya için yazdığı takdim yazısında, bir platform oluşturmak derdinde olmadıklarını söylemektedir: “Çünkü buradan hangi kritik noktada biteceği bilinmez bir ‘yol arkadaşlığı’ndan başka bir şey” oluşmayacaktır. Önerisi şöyledir: “Yani öncelikle dinî ve lâdinîliğin vaktiyle nasıl ayrıştığını, bu ayrışmanın üzerinde cereyan etiği Tanrı/Allah, kul, insan kavramlarının hem dini/lâdinî zihniyet ayrımının iki yakasında hem de o zihniyet tarzlarının kendi iç ayrımlarında (kabaca sol-sağ diyelim buna) nasıl içeriklendirildiklerin irdelemekle başlamak lazımdır.”

Marksizmle Müslümanların yolu sık sık kesişmiştir; özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısı kesişmeler, etkilenmeler yüzyılıdır. Aynı tarihlerde Marksistlerin yolu İslam’la kesişti mi, eğer kesiştiyse neler alıp verdiklerini bilmiyorum. Ama bir grup Müslümanın Marksizmden etkilendiğini, ondan birçok kavramı ödünç alarak, en azından yaşadığı yüzyılı daha iyi anlamaya çalıştığını biliyorum. Hatta ödünç aldıkları kavramları öylesine benimseyip içselleştirdiler ki, Sosyalist İslam, Solcu Müslüman, İslam Sosyalizmi gibi tanımlamalarla birlikte iki uç düşünüş biçimini yan yana getiriverdiler. Bu gelişmeyle birlikte, Marksistlerle Müslümanlar arasında antagonizmik bir ilişki olduğu savları, en azından 60′larla birlikte geçersizleşti.

70′li yılların siyasal atmosferinde, solcularla İslamcılar arasında, kimileyin ortak duruşlara, tavır alışlara yol açan gelişmeler nedeniyle sağcılar İslamcılara ‘yeşil komünist’ yaftasını vurmakta herhangi bir sakınca görmediler. Aradaki dokuz yıllık kesintiyle birlikte otuzbeş yıldır yayın hayatına devam eden Birikim dergisi, genellikle bu düşünsel iklimi göz etti, kolladı. Özellikle 28 Şubat’la birlikte canı yanan Müslümanların, kimi sorunlarının yanında yer alarak, onlara destek vererek her daim onların gönlünü kazanmayı bildi. Sonraki yıllarda da karşılıklı gönüllü ilişki, başta medyalar olmak üzere kimi yayın ve toplantı faaliyetleriyle birlikte bir yan yana yürüyüşe, hatta ‘hangi kritik noktada biteceği kestirilemeyen bir yol arkadaşlığı’na dönüştü. Elbette ‘birikim çevresi’nin bu kadirşinaslığı Müslümanlarla arayı bozmamak filan değildi; tam tersine ilkesel bir tavır alıştı.

Müslümanlar açısından buradaki sorun, sözünü ettiğimiz yan yanalığın tuhaf bir şekilde abi-kardeş ilişkisine dönüşmesidir. Geleneksel olarak abi-kardeş ilişkisine meyyal olan Müslümanlar, medyaların tüm alanlarında Marksistleri analizci, danışman, yorumcu gibi konumlara getirip tarihsel ve güncel olayları onların çözümlemelerinden dinlemeyi ve ona göre strateji geliştirmeyi yeğlediler.

Ancak son on yılda tebellür eden bu işbirliğiyle birlikte, İslamcılık düşüncesinin, birikim çevresi tarafından formatlanmaya başlandığı pek kimsenin ilgisini çekmedi, ya da konuşulmaya yazılmaya değer bulunmadı. Bir dönem -ve elbette hâlâ- İsmail Kara’nın talip olduğu biçimlendirme işi böylelikle el değiştirmiş oldu; ya da bu işe birileri ortak çıkmış oldu. Genellikle Birikim dergisi, Birikim ve İletişim yayınları, bir yandan İslamcılık düşüncesinin referans çerçevesini çizerken, bir yandan da giderek atıf kaynağı haline geldiler. Bugün İslamcılık düşüncesi üzerine kafa yoran herhangi bir akademisyenin ya da sade okurun bu kaynaklara bakmadan konuşması neredeyse muhal hale gelmiştir. Hatta söz konusu referans çerçevesine atıf yapmaması eksiklik olarak düşünülmektedir. Bugün güncel kimi ‘mesele’lerden tutun da, felsefeden, sanat-edebiyata kadar birçok konuda konuşan, yazan Müslüman aydınların söyleminin, Marksistlerden ayırt edilememesinin temel nedenlerinden biri, bu biçimlendirmede yatmaktadır.

Bir müddettir sayfalarında yavaş yavaş bu konuları tartışmaya açan Birikim, bir atıf kaynağı haline gelmesinden aldığı güçle Sol ve İlahiyat dosyasında Müslümanlara ‘vaziyet etme’ görevini, bir anlamda abiliğini sürdürmektedir. Örneğin Görkem Özizmirli, İslami bir özgürlük teolojisinin mümkün olabileceğini söylerken, bunun çerçevesini de çizmektedir: “Buna rağmen mustaz’af üzerinden kurulan eşitlikçi ve İslami bir söylemin, İran Devrimi’nde Humeyni tarafından popülizme kurban edildiğini de hatırdan çıkarmamak gerekir diye düşünüyorum. Kısaca İslam’ın yeniden okunması mustaz’af olanların yanında yer almanın politik bir araç olarak değil; İslam’ın karakteristiği olarak kabul edilmesine bağlı.” Eğer bu kabul gerçekleşirse: “Dini politize olma yöntemi olarak kullanan ve kendi ütopyasını din üzerinden kuranların sosyalistler ile ittifak kurması olasıdır.”

Tuncay Birkan da, ‘Tanrının Ölümü’, Ateizm Geleneği ve Sol başlıklı yazısında Müslümanların parodisini yapar; yazısının bölüm başlıklarından birisi: Bir Karikatür: ‘Tanrı Öldü: Allah Taksiratını Affetsin’dir. Anadolu topraklarında yaşayan Müslüman entelektüellerin bazı yanılgılarını şöyle parodileştirir: “Tanrı hakikaten öldü, ama Allah (hâşâ) ölmez! Yani, Nietzsche’nin saldırdığı, öldüğünü ilan ettiği Tanrı, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin tanrısıydı (bu yüzden de son tahlilde hayırlı bir iş yapmıştı); İslâm’ın Allah’ıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu.” Yazının devamında parodileştirme, sürer ve biz buradan Müslümanların ne kadar zırcahil ve postmodern argümanlara sarılmaları nedeniyle ne kadar da pragmatist olduklarını öğreniriz: “Ama Müslüman entelijansiyamızın Nietzsche ve postmodern sevgisinin bu tür alaca-bulaca hissiyatlarla hiçbir alakası yoktur. Ölen sadece en büyük rakip Hıristiyanlığın Tanrısıdır, ama endişeye mahal yoktur. Allah’ın garantörlüğü ilelebet sürecektir elbet. Ama bu esnada, -tıpkı Büyük Anlatıların sonunun ilanıyla birlikte esasen Marksizmin tarihin çöplüğüne atılmasının iyi olduğu gibi- asıl büyük put Bilim’e tanınan ayrıcalıklı statünün ortadan kalkması iyi olmuştur tabii (doğal alanda her türlü hiyerarşik ve teleolojik düzen fikrini yıkıp insanın ortaya çıkışını bile olumsal bir fenomen haline getiren o evrim de saçma sapan bir “teori” den ibaretti zaten! ).”

Yasin Durak’ın yazısında parodileştirme, argo tabirle ‘kafa yapmaya’ dönüşür: Konya ise; sağ omuzlarda biriktirilen sevapların vakitlik faizini salık veren ve imanın değişim değerini gündelik hayatın merkezine yerleştiren türden cemaat ilişkilerinin başkenti olmaya devam edecek gibi görünüyor.”

Burada birikim çevresi açısından herhangi bir sorun yok; öldü, bitti, çöktü, iflah olmaz gayri denen Marksizmi, son otuzbeş yıldır ayağa kaldıran, yeniden entelektüellerin dikkatine sunan belki de tek cemaattir. Daha önce değindiğimiz gibi mümini oldukları öğretiye bağlı kalarak ilkesel duruşlarını sergilemeye devam ediyorlar. Sorun; sorularını, sorunlarını, sorunsallarını Birikim‘in oluşturduğu atıf kaynağını başvurmadan düşünemeyen; o kaynaktan ürettikleri düşünceleri pek de İslâmî sanan kimi Müslümanların, ‘alaca-bulaca hissiyat’la büyük kuramcı, büyük yorumcu olarak konuşmalarıdır. Daha da vahimi; Ömer Laçiner’in takdim yazsındaki: “Dini/lâdinî solun sınavı bu ‘gerçek’ iledir. Eğer modern çağın şafağında, dinlerden daha da iddialı olarak ‘bugüne kadar felsefenin gerçeği açıklamakla yetindiği ama artık sorunun onu dönüştürmek olduğu’nu söylemenin taşıdığı bir hakikat var ve olmalı ise, o gerçeği dönüştürecek enerjinin nasıl oluşturulabileceği sorusuna yönelmeyen düşünce de düşünce değildir” saptamasını rağmen, hâlâ ortak bir havuza biriksin diye durmadan su taşımalarıdır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !