Cemal Şakar

• 7/8/2007 - Hasan Aycın'la söyleşi / 2

Kategori: Soylesiler

Evlerimizde merkez yok

Röportaj: Osman Toprak

Dinlediklerimden, okuduklarımdan, yaşadıklarımdan, hatta düşündüklerimden arta kalanlar Müşahedat’ın hamulesini oluşturdular. Elbette merkezinde kendim varım. O hamule benim birikimim. Kendimden kalkıp bu birikimin imleriyle iz sürerek müşahede alanımı keşfe çıktım. Benim hikâyem böyle başladı. Böyle de sürer.

Müşahedat yazı kitabınızın adı. Bu kelimenin anlamına Türk Dil Kurumunun sözlüğünden bakayım dedim, sözlükte müşahedat yok, müşahede var. Müşahede için ise sözlük; görme, gözlem anlamlarını veriyor. Yazar Hasan Aycın olarak gördüklerinizi, gözlemlerinizi niçin –çizmediniz de!- yazmak ihtiyacı duydunuz? 

Doğru, müşahedenin sözlük anlamı görmek, şahit olmaktır. Istılahî anlamı Hakka’l-yakîn halidir, yani; Allah’ı bulmak, bilmek için ayetlerini/işaretlerini okumak, okuma çabası içinde olmak... Kelime-i şehadetteki ‘eşhedü’ sözcüğüyle aynı kökten geliyor. Çoğulu müşahedattır. Sorunuza gelince yazının imkanlarıyla çizginin imkanları birbirinden çok farklı. Hangisinin yanından bakarsanız onun diğerine baskın olduğunu görebilirsiniz, ki bu doğaldır. Bu konuda ciltlerle kitap bile yazılabilir. Ben yazamadıklarımı çizmeye, çizemediklerimi yazmaya çalıştım. Yani yazdığım ve çizdiğim ne varsa hepsi ‘müşahedat’ımdır.

Müşahedat’ta yer alan yazılar, aynı zamanda bir çeşit anılar manzumesi niteliğinde. Çok açıkça belirtmeseniz de, elbette yazdıklarınızın merkezinde siz ve yakınlarınız var. Yine kitapta Anadolu insanını, onun acılarını, hüzünlerini, sıcaklığını, burukluğunu kısacası “hayatını” görmemiz de mümkün. Bugünkü kimliğinizde ve hayatınızda o günlerin izlerini ve hatırasını hâlâ “görebiliyor musunuz”? 

Dinlediklerimden, okuduklarımdan, yaşadıklarımdan, hatta düşündüklerimden arta kalanlar Müşahedat’ın hamulesini oluşturdular. Elbette merkezinde kendim varım. O hamule benim birikimim. Kendimden kalkıp bu birikimin imleriyle iz sürerek müşahede alanımı keşfe çıktım. Benim hikâyem böyle başladı. Böyle de sürer.

Gördüklerinizin, yaşadıklarınızın önemli bir kısmında “dedeniz” var. Hatta kitapta “Dedesi onun kahramanıydı.” cümlesi ile de bu hayranlığınızı dışarıdan bir göz ve söz ile ifade ediyorsunuz. Dedeniz ve onun hayatınıza katkıları konusunda neler söylemek istersiniz? Bir de bugünkü dedeler ve torunlar hakkında? 

Ebeveyn odası var ama..

Dedem rahmetli adeta türünün son örneğiydi; son Osmanlıydı. Bindokuzyüzseksen yılında Balıkesir’de vefat etti. Son sözleri: “Şarap içenler cennete girebilecekler; ama kevser şarabından içemeyecekler” olmuş. Torunlarından ikisinin arada alkol aldığından haberdarmış meğer. Onlardan biri, geçtiğimiz günlerde durup dururken “dedemi çok özlüyorum” deyiverdi ve ekledi: “Ne mübarek adamdı o! Ellerini başının arkasında kavuşturup şöyle bir oh dediğine kimse şahit olmamıştır.” İlim-irfan ehli vakur bir mü’mindi hasılı. Derin bir saygı duyardık kendisine. O nispette de çekinirdik. Ben hiç bir zaman tartışmaya açmadığım ilk referanslarımı ondan aldım. Kur’an’ı da ondan öğrendim.

Bugün kendim de dedeyim. Dede olarak onunla aramızdaki farkı görünce içim burkuluyor. Vaktiyle ben onun hayatında önemli olduğunu düşündüğüm bir ayrıntıydım, merkez oydu; şimdi torunumun hayatında ben bir ayrıntıyım. Bugünün torunları için dede ev içinde değil maalesef, dışarıda başka bir yerde. Ev ortamında dedelere ve ninelere yer yok. Ebeveyn odası, çocuk odası, misafir odası var; ama, dedelerin yeri, odası yok, yani evlerde merkez yok. Köyde iki odalı küçük bir evimiz vardı çocukluğumda. Odalara da ‘ev’ denilirdi. İkinci odaya “Hacı Dede’nin evi” adını vermiştik. Oysa dedem şehirde oturuyordu; ama, her daim ordaymış gibi gelirdi bize. Görüyorum, duyuyorum, şimdi çocuklar ninelerine sarılmak yerine ayıcıklarına sarılıp uyuyorlar. Bazen, ‘rahatsız etme!’ türünden notlar da asıyorlar kapılarına.

Kudüs huzura ererse...

Yazar Hasan Aycın olarak her ne kadar Müşahedat’a imza atsanız da, hepimiz biliyoruz ki, çizer Hasan Aycın olarak asıl imzanızı çizgilerinize atıyorsunuz. İlk çizginiz, 3 Şubat 1978 tarihinde Yeni Devir gazetesinde yayınlanıyor. Bugün ise Millî Gazete’nin Düşünce Sayfası’nda çiziyorsunuz. Günlük gazetede çizen bir sanatçı için  “gündem” kavramı neyi ifade ediyor olabilir?  Ya da sizin gündeminiz ve önceliğiniz nelerdir?

Dediğiniz gibi gazetenin düşünce sayfasında çiziyorum, gündem sayfalarından birinde değil. Müsaadenizle haksızlık olmasın diye belirteyim Hece, Hece Öykü, Mostar ile Birdirbir dergilerinde de çiziyorum.

Bindokuzyüzseksenaltı yılında, o yıllarda iyi satan bir gazetenin genel yayın yönetmeni birinci sayfada çizmemi teklif etmişti. Ancak düşünce sayfasında çizebileceğimi söylemiştim kendisine. Israr edince, biraz da gençliğin verdiği edayla olsa gerek, birinci sayfa konularıyla ilgilenmeye kalktığımda kendimi çöp tenekesi gibi hissediyorum, demiştim. Basınımızdaki o bildik birinci sayfa gündemleri ilgimi çekmezdi pek. Hâlen de öyledir. Ben, yeryüzü gündeminin ilk maddesinin kıble-i evvelimiz olan Kudüs olduğuna inanageldim. Kudüs huzura ererse yeryüzü de erecektir.

Rivayet edilir ki İslâm’ın şanlı kumandanı Selahaddin-i Eyyubî’nin bir zaman yüzü hiç gülmemiş. Hatta gözyaşlarını gizleyemediği olurmuş. Bir Cuma hutbesinde hatip, gülmenin faziletlerinden bahis açmış.  Hutbe sonrası minberden inip mihraba doğru yürürken Selahaddin kendisini durdurup, “biliyorum bu hutbeyi benim için okudun, ama; Allah aşkına söyler misin, peygamberimizin miraca yükseldiği mekân haçlıların işgalindeyken yüzümüz nasıl gülsün?” Asır haçlıların kudüsü işgal asrıdır. Şimdi biz yaşarken durum farklı mı? İşgal altındaki toprakların sıkışan kalbidir kutsal Kudüs, sıkışıp kalmış kalbimizdir. Sık sık Kudüs çizgileri çizmem boşuna değil.

Sizin isminizle birlikte çizgi ve çizer kavramları bir anlam kazanırken, ısrarla karikatür veya karikatürist tabirlerinden uzak duruyorsunuz. Bunun sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Ben bütün içtenliğimle elimden geleni yapmaya çalışıyorum; adını başkaları koyuyor. Çizgi ve karikatür tartışmalarını doğuran sebeplerle ilgili bir şey söyleyecek değilim. Öyle bir tartışma var mı, yok mu ondan da haberim yok ayrıca. Lâkin daha önceleri defalarca belirtmeme rağmen değinmeden geçemeyeceğim bir husus var. Karikatür Batı medeniyetinin ürünüdür. Onun genlerini taşıması gayet normal. Bense Müslüman’ım. Birileri çıkıp, canım ne var bunda, diyebilir mi? Paşa gönlü bilir; ama, tam burada önemli bir şey var. Ben Müslüman olmaklığımı sürdürebilmem için de Müslüman olmak zorundayım. Yani şimdi ne demek bu? Şu demek: Müslüman geleceğimin kaygısını da taşıyor olmam gerekiyor. Ve hep taşımalıyız. Hal böyle olunca karikatür mü, baskın karikatür anlayışı mı benim değerlerimi, yani hayata, ölüme, eşyaya ve insana bakışımı belirleyecek; yoksa ben mi onu belirleyeceğim? Bir başkası çıkıp bu kez, iyi ama o yaptığın karikatür olmaz ki, diyebilir. Ne derse desin; benim derdim o değil ki.

Taş değiliz... Toprak değiliz...

“Çizgi dili ile dua ediyorum.” sizin cümleniz. Çizgilerinizde yine başından beri Müslüman bir sanatçı olmanın sorumluluğunu da taşıyorsunuz. Yaşadığımız çağda ve coğrafyada dünyaya ve çağının meselelerine kapalı bir sanatçı olunması, kalınması mümkün müdür? 

Olunmaz, olunamaz. Olunması, lâkayt kalınması mümkün değildir. Taş değiliz, toprak değiliz, toprağın altında sürünen üstünde gezinen börtü-böcek değiliz. Biz insanız. Çağımızın, coğrafyamızın tanıkları olmayacağız da ne olacağız?

Yine sizin çizgi hayatınıza baktığımızda “karikatür” dergileri yerine “edebiyat” dergilerini tercih ettiğinizi görüyoruz. Şiir yayımlayan, hikâye yayımlayan yazarlarımız gibi siz de önemli “edebiyat” dergilerimizde ve bu sayfada düzenli olarak çizgileriniz ile görünüyorsunuz. Sizin edebiyat dergilerine olan katkınızı okur takdir ediyor. Edebiyat dergilerinin sizin çizginize ve sanat hayatınıza olan katkısı konusunda neler söylersiniz?

Çizmeye Yenidevir gazetesinde başlamıştım. O da şöyle olmuştu. Bir arkadaşım gazeteye benden bahsetmiş. Yaptıklarımdan örnek istemişler. Giden örnekleri yayınladılar ve devamını istediler. Bursa’daydım o zamanlar. Böyle başladı işte. Sonra dergilerden isteyenler oldu. Yakın bulduklarıma göndermeye başladım. Edebiyat dergilerinin dışında da dergiler oldu. Edebiyatla ilgili-ilgisiz olmalarından ziyade bizim dergilerimiz olmaları daha önemliydi benim için. Ama, kendimi edebiyat dergilerine daha yakın, dahası içinde buldum hep. Değişik zamanlarda gazetelerde de çizmeme rağmen önceliğim edebiyat dergileri olmuştur. O ortamlarda ilişkiler besleyici, çalışmalara ivme kazandırıcı ve yönlendiricidir. Olabildiğince veluttur. Bana böyle katkıları oldu, olmaya da devam ediyor.

Yazı ile çizgiyi telif etmiş bir sanatçı olarak, bundan sonra müşahede edeceklerinizi, göreceklerinizi ve duyacaklarınızı yazmayı mı, yoksa çizmeyi mi tercih edeceksiniz?

Başta da söylediğim gibi yazının da çizginin de yerleri ayrı. İkisi de olur inşallah.

Milli Gazete, 5.8.2007

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 7/8/2007 - Hasan Aycın'la söyleşi / 1

Kategori: Soylesiler

Çizginin bir Alfabesi yok

Siyah beyaz çizgiyle her şeyi anlatabilirsiniz. Yeter ki çizginin imkanları elversin. Asıl olan beyazdır, onu örtense diğer renklerdir. Siyah dediğiniz de diğer renklerin karışımı değil mi?

Çizginin bir Alfabesi yok

KÜBRA SÖNMEZIŞIK
Hasan Aycın

1978 yılından bu yana rapido kalemiyle hayatı siyah beyaz yorumlayan bir çizer. Sadece çizgi değil yazı da hayatında bir ifade aracı Hasan Aycın'ın. Bu ince uzun kütüphanede çizgi ve yazılar birbirinin yapamadığını yapar. Çizginin anlattığı duyguyu yazı, yazının anlattığı duyguyu çizgi anlatamaz. Çizgi albümlerinin yanı sıra haziranda iki de kitabı çıktı: Müşahedat ve Güneşin Altında Söyleşiler. Biz de güneşin altında olmasa da bir söyleşi gerçekleştirdik Hasan Aycın'la. Soruları alışıla gelmişin dışında manevi bir süzgeçten geçirerek cevapladı. Aycın herkesin ortalama bir çocukluk geçirdiği şu hayatta, kendi deyimiyle geç bir zamanda, ilkokul ikide, 'göre göre' yürümeye başlamış. Birçok dergi ve gazede çizen Aycın kendisini, “Çizer olan Hasan Aycın değil, Hasan Aycın olan bir çizer” olarak tanımlıyor.

Elinizden hem çizgi hem de yazı geliyor; sizce edebiyatla çizgi arasındaki bağ nedir?

Benim her ikisiyle bağım olduğu aşikâr ama onların arasında bağ var mı? Bunu cevaplamak zor. Yazamadıklarımı çizerek; çizemediklerimi yazarak ifade etmeye çalışıyorum.

Çizgiyi bir ideolojiyi, bir inanışı ifade etme aracı olarak kullandınız mı?

Bir anekdotla cevap vereyim. 1990 yılında henüz piyasada ilk albümüm Bocurgat var. Finlandiyalı bir gazeteci elinde Bocurgat'la ziyaretime gelmişti. Röportaj yaptık. Gittiğinden kısa bir süre sonra haberi geldi: Gazete yetkilileri albüme bakıp “Bu adam Müslüman, yayınlayamayız,” demişler, röportajı okumamışlar bile. Haber bana ulaştığında, 'Elhamdülillah' dedim; yaptığım iş bana şahitlik etmiş.

Renksiz, siyah beyaz bir çizgi neyi anlatır?

Her şeyi anlatabilirsiniz o çizgiyle. Yeter ki çizginin imkanları elversin. Asıl olan beyazdır, onu örtense diğer renklerdir. Siyah dediğiniz de diğer renklerin karışımı değil mi?

Bir çizer konuşmadığı şeyleri mi çizer?

Konuştuğu şeyleri çizmesine gerek kalmıyorsa dediğiniz doğru.

Çizginin mahremiyetine inanıyor musunuz?

Hitap muhattaba özeldir, muhattabın dışındakiler bir şey anlamayabilir veya yanlış anlayabilirler. İnsanların bir çizgide bulacağı şey, o çizginin kendilerindeki karşılığıdır. Ve herkesin kendine özeldir.

Çalışmalarınızı karikatürden ayıran nedir?

Önce şunu belirteyim: Ayrılıp ayrılmadıklarına pek bakmıyorum. Ben sadece insana bakışımla ilgili olmalı diye düşünüyorum. Benim bakışımda insan ahsen-i takvim üzere yaratılmıştır, azizdir, muhteremdir. Karikatürün olmazsa olmazları olarak sayılan karalamanın, aşağılamanın, saldırmanın benim anlayışımda karşılığı yok.

Tasvir yaparken sakındığınız noktalar oluyor mu?

Sakınmak iyi birşey. İstediğimizi istediğimiz gibi çizmekten sakınmalıyız, yazarken de öyle. Bocurgat'ta yer alan bir çizgim vardır; yazmakta olan bir kalem kendini tutan ele sımsıkı yapışıyor. Yani istediğimizi yazıp çizmekte hür değiliz. Sorumluluğumuzun bilincinde olmalıyız. Öbür tarafta yazdığımız çizdiğimiz her şeyin hesabını vereceğiz.

Çizgide insanın verimli olduğu an mutlu olduğu an mıdır, yoksa hüzünlü-huzursuz olduğu an mı?

Benim hüzünlü olduğum zamanlar daha verimli geçer. Öfkeyi de unutmamalı.

Çizerken, çizginin sınırları ve birleşmeleri vardır. Buna bağlı olarak hayatınızda da keskin sınırlar var mı?

Elbette var. Üstelik keskin olduğu kadar da naiftirler. Ancak bu sınırlar benim belirlediğim sınırlar değildir. Bize düşen Allah'ın belirlediği sınırları kollamaktır. Onlarla hayat içindeki yerimi belirlerim. Var olma bilincim onlarla güçlenir. Çizgimin sınırları da bunların dışında değildir.

Çizgi, yazıya göre daha geniş kesimlere ulaşıyor. Bu bakımdan sizce mesajınız doğru algılanabiliyor mu?

Bunu bilemiyorum. Mesaj yerine doğru ulaşıyor mu, bir gün ulaşır mı, bunları bilemem. İnsan olmam hasebiyle bilmem hoşuma gider, elbette. Çok da gerekmiyor. Daha önemli olan mesajın kendisidir. Ve buna bağlı olarak samimiyet ilkesidir. Hatta samimiyette samimiyet ilkesidir.

Yazı için eğitim şart, peki çizgiyi okumak için bir eğitim gerekli mi?

Çizgi için eğitimden söz etmek çok tutarlı olmaz. Bir kere alfabesi yok. Daha önce dediğim gibi, insanlar bir çizgiyi onun kendilerindeki karşılığı kadar anlayabilirler. Kendilerinde bir karşılığı yoksa, anlayacaklarını sanmıyorum.

Bir çizer kendisini nasıl çizer?

İnsan evrenin özetidir, küçük âlemdir. İçindeki âleme sahip çıkarak, dışındaki âlemde yerini arar. O, adım attıkça kavramlar yerlerine oturur, tanımlar netleşir, sınırlar genişler. Hayat bunun için verilmiştir ona. Her adımda ulaştığı kendi sınırlarıdır. Adımlarıyla sınırlarına varmalı, ama 'haddi' ihlal etmemeli. Bu onun sınavıdır. Çizerin çizdikleri de sınavının içindedir. Ayrıca kendisini çizmesi gerekmez. Zaten çizdiklerimizde biz varız.

Nasıl besleniyorsunuz?

'Toprağın bitirdikleri'yle elbette. Toprakla arama mesafe koymadım hiç. Fırsat buldukça köye giderim. Ölüme ve hayata toprak hizasından bakmayı yeğlerim. Bu bakışımı güçlendirecek okumalar içinde olurum. Daha çok geçmiş zamanın elediği, hayata dair kitaplar okumak tercihimdir.

İlkokul iki de yürümeye başlamışsınız. Bu durum hayatta bir şeyleri yapmada sizi nasıl etkiledi?

Bu benim gerçeğim ve benim hayatımda böyle oldu. Yine de şu kadarını rahatlıkla söyleyebilirim: Başkaları yürümeye, sıkıntısını yaşamadan başlarken; yürüyememenin sıkıntısı, bende bir daha silinmeyecek biçimde bilinçaltıma kazındı. Dahası yürümeye göre göre başladım. Ve hamdolsun göre göre yürüdüm.

Bir söyleşinizde çizer olan Hasan Aycın değil, Hasan Aycın olan çizer olmaktan bahsetmişsiniz. Gerçekten de öyle, bunu nasıl sağladınız?

Evet, yani en başta ne olmam gerektiğini belirleyip sonra onun için çaba sarfetmiş değilim. Tersine ne olmamam gerektiğini söylüyorum. Benimle yapılan ilk konuşmada Semih Balcıoğlu'nun karikatür görüşünün hilafına görüş beyan etmişim diye, konuşma metinleri geri gelmişti. Görüşümü düzeltmemi istemişlerdi. Çizgilerimi çizdiğim rapido kalemini çıkarıp “ben çizgilerimi bununla çiziyorum. İstediğinizi yapmaktansa, bunu kırarım ve güneşin altında bir daha çizgi çizmem” demiştim.

Köy yaşamınız olmuş. Kent yaşamıyla köyde yaşıyor olmak çizgilere nasıl yansıyor?

Açıkçası hayatımda 'köy yaşamı', 'kent yaşamı' gibi ayrımlara gitme lüksüm olmadı. Her şey bir bütünlük içinde sürüp gidiyor. Şimdi köydeyim, yarın pekala Sultanahmet'te olabilirim. Çizgilerimi de neredeysem orada çiziyorum. Kuşu, çiçeği çizmek için illa köylü ya da hayatın labirentlerini çizmek için kentli olmak gerekmiyor.

Yazmak sırrı sızdırmaktır, sözü sizin. Ya çizgi?

Asıl olan sırrı taşımaktır, sızdırmak değil. Ama insan bazen buna muktedir olamaz. Bu bağlamda çizmek de yazmak gibidir, sırrı sızdırır.

Siz kendi duygu ve düşüncelerinizle yüzleşmeyi nasıl yapıyorsunuz?

Bir yazının asıl okuyanı, yazarıdır. Hakeza bir şiirin de asıl okuyanı, şairidir. Öyledir, çünkü yazar kendisi için yazar. Kendini yazar, kendinden çıkarak yazar. Öyle olmalıdır, çünkü insan için, soyunun en bildik numunesi kendisidir. İnsan soyunun meselelerini, zaaflarını, ihtiraslarını, umutlarını, korkularını, azgınlıklarını... kendine bakarak, kendinden çıkarak daha doğru anlayabilir. Çizgide de bu böyle. Yani tabiri caizse ben yazarak, çizerek kendimle yüzleşiyorum.

Roman, masal, anı türünden kitaplarınız var. Bu kitaplar dışında başka eserler bekliyor mu bizi?

Eser bekliyor da siz bekliyor musunuz bilmiyorum. Latife bir yana, yeni kitaplar olacak inşallah. Esrarname'nin yeni baskısıyla; Hamzanamelerden mülhem Sahipkıran adlı romanım şu sıralar baskıda. Ayrıca Bocurgat'ın üçüncü baskısıyla birlikte yeni albümüm Gözgü de baskıda. İnşallah diğer yeni albümler de sırada. Ön çalışmasını yaptığım bir başka roman da var…

29.07.2007

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 13/6/2007 - Söyleşi / Yedi İklim Dergisi

Kategori: Soylesiler

KÖKSAL ALVER – MİHRİBAN İNAN

 

- Dilerseniz önce ‘yazı’dan başlayalım. “... benim için yazmak; uzun yolculuklarımda bir ayraç, uzlaşmazlığımın,ertelemelerimin küçük bir avuntusu, ortak duyarlılıklarımın, ortak sözcüklerle ifade biçimiydi...” diyorsunuz. Biraz daha ‘kurcalasak’ diyorum şu ‘yazı’yı ?

 

- Dilerseniz önce ‘dil’den başlayalım. Çünkü ben yazıyı dilin izdüşümü olarak düşünüyorum. Yaratılmış her şeyin içinde ‘ben’ canlılar ulamında değerlendirilen bir canlıyım. Sonra canlılar ulamında değerlendirilen bir insanım. ‘Bir’ olmam bana verilen ‘özel’ isimle ilgili. Yüce Kitabımızın da bildirdiği gibi yalnızca insanlara isimler verildi ve yalnızca insanlara isim koyma yetkisi/ehliyeti verildi. Bu yetki insanı yaratılmışların en şereflisi yaptı. (Hüküm cümlelerini aslında sevmem ve onlardan sürekli kaçınırım. Ancak sözünü ettiğimizi konuların genel konular olması beni rahatlatıyor.)

İnsan dil nimeti ile şereflendirilirken, ‘bilme’si istendi.

İnsanın serüveni de galiba burada başlıyor. Biz bu serüvene ‘bilme yolculuğu’, ‘hakikat arayıcılığı’ gibi birçok isimler verebiliriz. Bu isimlendirmeden sonra, ben artık kendimden yola çıkarak, yolculuğumun kolaylaşması, istikamet üzere kalmam için Rabbimin yolumun üzerine koyduğu ayetleri/levhaları doğru okuyarak hakkımdaki hükmü yerine getirebilirim.

Bu anlamda dili, beni Rabbime götüren bir ihsan olarak görüyorum.

Yazı, bu yolculukta beni kendimden önce gelen, benden sonra gelecek olan gönüldeşlerimle buluşturan izler/işaretlerdir. Yolculuğun sırlarını kendimize izah ederken/kendimizi izah ederken ortaya koyduklarımızla Hz. Adem’den beri gelen ve kıyamete değin sürecek olan bir zincire ulanmış oluruz.

 

- Öykü’ye neler yüklüyor, onu nasıl tanımlıyorsunuz; nasıl bir ‘anahtar’, “tek başınıza yürüyemediğiniz yollar” birlikte katettiğiniz bir sırdaş’ınız mı? Öykü ile neleri paylaşırsınız, onunla hangi ‘kapı’ları açmayı deniyorsunuz?

Buna ilaveten “bakış açınız” ve “durduğunuz yer” (siyasal-sanatsal-dini duruş) ile öykünüzün bağı nedir?

 

- Az önce insanın serüveninden söz ettik. Benim serüvenimin başladığı yerde öykümde başlıyor. Çünkü ben artık kendimden yola çıkarak işaretleri okumaya çalışan bir insanım. Bu yolculuğum beni evrenle zorunlu bir alış-verişe sokuyor. Onu gözlemlemekten kendimi alamıyorum. Dahası almamam gerektiğine inanıyorum. Kendi gerçekliğimde yoğurduğum her gözlem, bana kendini açan her yeni işaret dünyayı algılayışımı değiştiriyor/geliştiriyor. Bu kişisel tecrübe ve birikimlerimle oluşturduğum bakış açısı sadece bana aittir. Başka hiç kimse dünyayı benim algıladığım gibi algılayamaz. Hiç kimse bana ait olan o bakış açısına sahip olamaz. Çünkü herkesin gözlemleriyle oluşturduğu kendine has bir alan/uzam vardır. Sadece orada kendisi nefes alıp verebilir. Başka bir benim varolduğum bu alana giremez. Girerse kendisi olmaktan çıkar, diye düşünüyorum.

Eğer bu yolculuğumda tüm meşakkatleri göze alarak ilerleyebilir ve benim için konan işaretleri hakkıyla okuyabilirsem; bu okumanın bereketi nispetinde kendi sınırlarımı genişletebileceğimi düşünüyorum.

Öykü bu genişlemeyi kendime izah edebildiğim bir dil, benim için. Bu dili bana bahşettiği için Rabbime dua ediyorum, çünkü bu hal insana “Ya ben öleyim mi, söylemeyince” dedirten bir haldir. Artık geri dönüşünüz yoktur. Söylemesem çıldırır mıyım? Bilemiyorum.

 

- Yazdıklarınızın sizde bir ‘karşılığı’ olmalı mı? Siz öykülerinizin neresindesiniz? Bu bağlamda, ‘yazar-ürün’ ilişkisine bakışınız nasıl? Somutlaştırırsam hep ‘ben’in öykülerini yazdığınız hususunda değerlendirmeler yapıldı. Bunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

- Ben ve öyküm aynı yerdeyiz. O benim yanımda. Ben onu seçmedim. Arkaya baktığımda onun bana yavaş yavaş nasip olduğunu görüyorum. Çünkü kendimi izah etmeye ihtiyaçım vardı. Olmuş bitmiş, olan biten ve olup bitecekleri de kendime izah etmeliyidm. Bütün bunlar için bana bir dil gerekliydi. O dilin bana öykü olarak nasip olduğunu görüyorum. O olmasaydı halim nice olurdu, bilmiyorum.

Birkaç öyküm hariç, birinci tekil anlatımı seçtiğim doğru. Öykülerim sırasıyla okunduğunda, inen-çıkan, uzayıp giden bir ‘ben’ çizgisi çıkar ortaya. Öykülerimle bu içiçelik onlar için bir zaaf mı bilemiyorum. Ancak başkalarının zaviyeleri kendi bakışımı kolaylaştıran unsurlar oldular, sadece. Gözlemlerimin bir parçası oldular. Kendim olmak zorundayım. Sahici olmalıydım. Bu ödünç bakışlarla olacak iş değildi.

Kendim olmak, yani Allah’ın bana üflediği ruhu, o özü, o değişmeyeni kavramaya çabalamak... Öyküyü biraz bu çabanın, kendime ve insanlara dönük dile gelişi/getirilişi olarak görüyorum. Böylece bana has, bana mahrem olanı dile getirmeye çalışırken, başkalarının da hislerinin sözcüsü olduğumu sanıyorum. Biliyorum ki; bir eserin değer kazanabilmesi, aynı duyuşa/duruşa sahip olan insanların beslendiği ana çizgiye kendisini bağlamasıyla mümkündür. Sanatçı, onlarla aynı ortak paydada buluştuğu an ödevini yerine getirmiş, kişisellikten kurtulup kendini bir geleneğe bağlamış olur.

Hiç kimse benim yaşadığım gerçekliği bilemez, benimle aynı pencereden bakamaz, derken; bir yenilik/ilginçlik peşinde koştuğum sanılmasın. Tam tersine sadece bana has olan o pencereden herkese ait hislerin sözcüsü olmak istiyorum.

Söylediklerimi öykülerimde ne denli yapabildiğim, elbette tartışılabilir. Adımlarımın doğru yolda atılmış olmasını umarım. İnşallah bu yol kendim için ve başkaları için tuzak, sonu seraba veya uçuruma varan bir yol olmaz.

 

- Öykünüzü neler besler, nelerden beslenir, nelere yaslanırsınız? Beslenme odaklarınız, ilham kaynaklarınız?

 

- Yolculuğum başladığım yere dönünceye kadar sürecek. Bu kesintisiz akış içerisinde, yolculuğumun sağlamasını yapmak zorundayım. Bu yolda beni diri tutacak şeyler, benden öncekileri de bu yolda diri tutanlarla aynı. Ben bunları bulmak, kendimi Hz. Adem’in ortaya koyduğu, diğer peygamberlerin de hatlarını netleştirdikleri o çizgiden beslenmek zorundayım. Kendimi fakir bırakmak pahasına sadece öykümü zenginleştirmeye yönelik edimlerim hiç olmadı. Dediğim gibi, ben neredeysem o da hep orada oldu.

Durduk yerde birileri bana öykü getirmiyor ya da kulağıma fısıldamıyor. Dış dünyadaki işaretleri, şifreleri kişiselliğimde yoğurup onları benim gerçeğime dönüştürdüğümde, dünya benim için değişmiş oluyor. Durmadan değişen bu dünyayı önce kendime sonra başkalarına izah etme zorunluluğu yaşarken; bazen penceremin pervazına konmuş bir kuş, bazen bir insanın ölümünü çağrıştıran kayan bir yıldız, bir kitabın binlerce cümlesi içinde kaybolmuş bir cümle, önceden hesaplayamayacağınız bir şey, öyküm için çıkış olabilir.

 

- Kelimelerinizi –tohumları- nereye, hangi tarlaya savuruyor, ekiyorsunuz? ‘kendinizden’ kalkarak mı yazarsınız yoksa ‘muhataplarınız’dan da yola çıktığınız olur mu?

 

- Kelimeleri tek başına bir tohum olarak hiç düşünmedim. Malumunuz kelimeler kabtan ibarettir. Onlara siz cümlelerinizle anlamlar kazandırırsınız. Bu insanın tek başına yapabileceği bir iş değildir. Mutlaka bir gelenekten beslenmek zorundayız. Bizden öncekilerin onlara yüklediği anlamlar bizi bağlar. Bugün, tüm tahribata rağmen kelimelerin hakikatle irtibatlarını kurmak zorundayız. Sanatçı yaşadığı an’ın tanığı olmak sorumluluğundaysa; sorumluluğundan ancak bu irtibatlandırmayı yaparak kurtulabilir. Bu bizim kaçamayacğımız bir ödevdir. Çünkü bizi salih insanlarla aynı çizgide tutan bir gelenekten söz ediyoruz. Bu gelenekten aldığımız emaneti (siz buna tohum da diyebilirsiniz) bizden sonra geleceklere de iletmek zorundayız.

Ben temiz bir tohum tevarüs ettim, onu temiz bir toprağa dikmek yükümlülüğünde olduğumu düşünüyorum.

 

- İmgesel bir dili, çağrışımı bol olan bir dili seçiyorsunuz. İki ana imgeniz ‘gitmek’ ve ‘yol’. Nereye böyle? ‘Yola alırken’, elinizde, çantanızda, zihninizde ve gönlünüzde taşıdığınız ‘yol azıklarınızı’ sorsam? Bir de şu var: Hep bir ‘arayış’ içinde kahramanlarınız. Neyi arıyorlar, neyi bulmanın umudunu taşıyorlar ve ‘o şey’ bulununca ne ‘olacak’?

 

- Sanatçı insanın serüvenini anlatabilmenin peşinde koşar, durmaksızın. Bu serüveni eksiksiz, fazlasız anlatabileceği bir cümlenin peşindedir. Ben yeryüzünde insanı belirleyen dinamiğin, Cennet’e dönüş olduğunu düşünüyorum. Bunu yakalayabilir ve uygun bir dille anlatabilirsem insanı da anlatmış olacağımı sanıyorum, yani kendi hikayemi. ‘Gitmek’ ve ‘yol’ imgesi insanın bu temel dinamiğinin toplanabileceği ortak bir payda gibi geliyor bana. Onun için bu imgelere sıkıca tutundum. Keşke ömrümce hep aynı imgeyi yazabilsem.

Mukayyet bir varlık olarak, Mutlak Varlığı biraz daha iyi kavrayabilmek için kendi sınırlarımın/kendi sırlarımın peşinde koşuyorum. Körlerle, filin hikayesini hiç unutmadan, her yeni merhaleden, yeni bir kavrayışla yolculuğumu anlatma gayreti, öykülerim. Bugünkü sınırlarıyla ‘o şey’i hiçbir zaman mutlak anlamda ihata edememenin acziyle bir daha, bir daha anlamaya, kavramaya çalışıyorum.

‘O şey’ bulunduğunda sözün biteceğine inanıyorum.

 

- Öykülerinizde (dış) üst anlatıcının sesini başarılı bir biçimde gizliyor ve birinci kişi ağzından yazıyorsunuz.

‘O’ anlatıcı, öykü kişilerinin iç serüvenlerini anlatmakta aciz mi kalıyor dersiniz?

 

- Şimdi öyküyü bir materyal gibi masaya yatırıp mühendis diliyle konuşmamız gerekiyor. Oysa ben bu dili pek sevmiyorum. Bize düşenin; öykünün sınırlarını ve imkanlarını iyi tanıyıp ürünler verme; mümkünse ürünlerimizle onun tanımlarını aşmak olduğuna inanıyorum. Buna rağmen mühendis diline uzak durmaya çalışarak, bakış açısı ile ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.

Bakış açısı bilindiği gibi öyküde olayların okuyucuya kimin gözünden/ağzından anlatıldığıyla ilgili bir kavram. Seçtiğiniz bakış açısı öykünüzdeki üslubu, dili, biçimi belirler. Çünkü seçtiğiniz göz/ağız, anlatacağınız olayları/ruh hallerini kendi kişiliğinden geçirerek yansıtan bir ayna gibidir. Öyküyü anlatacağınız/anlattıracağınız bu kişinin dünya görüşü, ruh hali öykünü ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü öyküdeki her şey, bize onun aynasından yansıyarak ulaşır. O nedenle öykünün ufku, ulaşabileceği alanlar, sesi, seçtiğiniz bakış açısı ile sınırlıdır. Başka biçimde söylersek; bakış açısı, öykünün sınırlarını da belirler.

Ben, bakış açılarından birinin diğerine göre daha üstün olduğuna inanmıyorum. Önemli olan anlatırken neyi öne çıkaracağımız, neyi gizleyeceğimiz, nereye varmak istediğimizdir. Bu karar bence öykünün yarısıdır. Yanlış bir bakışla, doğru sonuçlara ulaşamayız.

Bakış açılarının en meşhurları birinci ve üçüncü tekil şahıs. Üçüncü tekilin en belirgin özelliği yazar-anlatıcının daima ön planda olması ve kahramana ilişkin halleri kendi görüş ve düşünceleriyle yorumlayarak vermesidir. Bu yöntem yazara oldukça geniş bir hareket alanı sağlamaktadır. O, kahramanın öncesini, sonrasını, olaylar karşısında yaşadığı ruhsal halleri, kısacası her şeyi bilir. Yazar öyküyü istediği gibi denetler, yönlendirir. Ancak burada en büyük sakınca, yazarın müdahalelerinin, açıklama ve yorumlarının öykünün kendi ‘gerekliliği’ sonucu değil de, dışarıdan bir karışma sonucu olmasıdır. Bu durum öykünün kendi mecrası içinde akmasına manidir.

Birinci tekilde öykünün kahramanı da, anlatıcısı da aynı kişi olduğundan bakış açısı dardır. Yazarın elindeki tek kaynak kahramandır. Olayları onun gördüğü gibi görmek, onun değerlendirdiği gibi değerlendirmek zorundadır. Bu dar bakış açısı kahramanın derinlemesine incelenmesi olanağını arttırır. Çünkü her şeyi ‘ben’ görür, ‘ben’ anlatır. Ve yaşadıklarının ruhsal karşılıklarını içten ve sahici bir şekilde birinci ağızdan ortaya koyar.

Konuşmamızda sık sık insanın sınırlarından söz ettik. Biz sınırlarımızın elverdiği ölçüde hakikati, varlığı algılayabiliriz. Kahramanlarımızın da bu sınırlar içerisinde kalmasından yanayım. Ben yarını bilemiyorum, o da bilemesin. Aczimin gölgesi kahramanın da üzerinden eksik olmasın istiyorum. Yoksa onlar her zaman yarı-tanrı gibi davranmaya meyillidir. Biz onları bu durumdan kurtardıkça daha sahici, daha sıcak, hatta bizden birileri olmaya başlarlar.

Son söz olarak şunu da belirtmek istiyorum: birinci ve üçüncü tekil bakış açısı en çok kullanılan yöntemlerdir. Bugün sadece bunlarla çağdaş öyküyü çözümleyebileceğimizi zannetmiyorum. Kendimizi çoğul bakış açılarına hazırlamalıyız.

Yedi İklim, Ekim 1997. Sayı: 91

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 13/6/2007 - Söyleşi / Hece Dergisi

Kategori: Soylesiler

- Üçüncü öykü kitabınız yayınlandı. İlk kitabınız Gidenler Gidenler’den yeni kitabınız Esenlik Zamanları’na öykü serüveninize ilişkin bir değerlendirme yapar mısınız?

 

- İlk öyküm 1982 yılında yayınlandı. Onsekiz yıllık yazı hayatım boyunca ben neredeysem, öykümde orada olsun istedim. Çünkü öyküye kendimi ifade edebileceğim bir dil olarak baktım. Bu yıllar boyunca kendi hayatımda yaşadığım temel değişimlere denk düşecek bir şekilde öyküye bakışım da değişti.

İlk yıllarımda efsanevî ’50 kuşağının etkisi altındaydım. Onların öyküyü getirdikleri nokta neredeyse bir doruk kabul ediliyordu. Artık bundan gayrı öykünün atacağı başka adım kalmamış gibiydi. Bizim gibi yeniler, söyleyeceklerini ne kadar bu kalıplara, bu biçime, bu yönteme oturtabilirlerse o kadar başarılı öykü yazmış olacaklardı, gibi bir hisse kapılmıştım. Üstelik o öykü tarzı, dünyadaki tüm felsefî yaklaşımları tüketmiş, alternatifsiz kalmış varoluşçuluk felsefesinin estetik anlayışına da tekâbül ediyordu. Genç bir yazar olarak bana seçebileceğim başka bir alan kalmamıştı sanki.

Bir yandan böyle bir rüzgârın etkisi altındayken, diğer yandan da İslam’ı yeni tanımış biri olarak kendimi; sanat, araç mıdır, amaç mıdır? Tez, siyasa, bildiri öyküyle verilebilir mi, yoksa onu zaafa mı uğratır türünden bir tartışmanın içinde bulmuştum. İşin garip yanı bu tartışma henüz benim çok da yakından bilmediğim kavramlarla yapılıyordu. Sanatın tebliğ için bir araç olduğunu söyleyenlere, ‘hidayet romanları’, ‘Hacı Bayram’ tipi sanat anlayışı gibi yakıştırmalar yapılıyor ve kimi ilginç örnekler veriliyordu. Ve rüzgâr sanatın amaç olduğu görüşünü savunanlardan yana esiyordu. Doğrusu bir dönem bu rüzgarlarla epey savruldum; öykülerimde namaz, abdest, cami geçmesin diye gayret de gösterdim. Çünkü öyküm tezli olur da ‘sanat’ı zayıf kalır diye korkuyordum. Nasılsa ne söylendiği önemli değildi, önemli olan nasıl söylendiğiydi. Çok sürmedi, İslam’ı tanıdıkça, insanın yeryüzünde başıboş bırakılmadığını ve onun bir tezle dünyaya gönderildiği gördüm. Benim dünyaya bakışımı belirleyen İslam elbette sanat anlayışımı da belirlemeliydi. Yazıcı Melekler, benim her eylemimi kayda alıyorsa, attığım adımlardan, söylediğim sözlerden sorumluysam; öykümle kendimi ifade ederken bu sorumluluğumu kuşanmalıyım; ve sanatım da bu kuşanmışlığın içinde yer alsın; hakkıyla ve layığınca diye düşündüm

 

- Öyküyle yaşamak, düşünmek ve yazmak arasında nasıl bir bağ var? Yazı ve tür olarak öykü, yazar olarak insanın hayatında neye tekâbül ediyor?

 

- Öyküye tutkun bir genç olarak, tüm cesaretimi toplayarak ürünlerimi göstermeye başladığım kimi abiler bana ısrarla, hayata bir öykücü gibi bakmam gerektiğinden söz etmişlerdi. Ancak böyle bir bakış yakalayabilirsem öykücü olabileceğimi söylediler. Öğrenciliğin verdiği rahatlık ve sorumsuzlukla bir zaman, Ankara sokaklarında hayata böyle bakmaya çalıştım. Hani fiyakalı da bir şeydi bu, öykücü gözüyle sokaklardaki avarelikler. Her şey benim için bir malzemeye dönüşmeye başlamıştı: dostlarla sohbetlerim, ilişkilerim, otomobillere teslim olmuş bir sokakta, umulmadık bir anda sadece benim duyduğum bir kuş sesi, Ankara’nın güneşle elele uzun yağmurları, sık sık okuduğum ama nedense daha önce bir şey söylememiş bir dizenin o andaki heyecanı... sadece öyküye dönüşebilir, bir malzemeydi.

Artık kırk yaşıma ramak kaldı, öyküyle yaşamak, düşünmek gibi bir lüksüm kalmadı. Artık; öykü benim yaşama biçimimdir, öykü hayata bakışımdır gibi sözler bana ırak. Kendimden yola çıkarak, yolumun üzerine konan işaretleri anlamaya çalışıyorum. Bende karşılığını bulabildiğim her yeni işaretle değiştiğime inanıyorum. Çünkü bildiğim dünya bana yeni bir yanını açmış oluyor ve her şey birden değişiyor. Öykü tam burada gelip dudaklarıma dayanıyor, söyle diyor; senin için değişen dünyayı, sana nasip edileni. Susmak olası mı? Denedim, olmadı. Oysa fâş etmekle benden bir şeylerin eksileceğini düşünüyordum. Tam bulmuşken kaybetmek korkusu. Bulduğumu zannettiğimde, kaybetmeyeyim diye dört elle sarıldığımda, ellerimin boş olduğunu görüyordum. Artık yeni bir gündoğmuş oluyordu. Sanki her şey sadece bir rüyaymış. Sonra oturup yeniden bir yıldızın bana göz kırpmasını, bir kuş sesini, bir şeyi... bilemediğim, ummadığım, hesaplanamaz bir şeyi aramaya, beklemeye koyulmak. Doğrusu bu andan itibaren, öyküye çizilmeye çalışılan sınırlar, yapılmaya çalışılan tanımlar çok da umurumda olmuyor. Artık benim için önemli olan, söylenecek sözün, eğilip bükülmeden, çarpıtılıp gizlenmeden, en güzel haliyle söylenmesi oluyor. Tabii ki, meselemi ancak sözcüklerle ifade edebileceğimin ayrımındayım. Çünkü elimde başka bir malzeme yok, ne renklerin hangi sevinçlere, hüzünlere, acılara tekâbül ettiğini bilirim, ne de notaların hangi seslere tekâbül ettiğini. Oturur, bendekileri söylemek için sözcükleri tartarım. Uygun sözcükler bulundukça ortaya yavaş yavaş bir yapı yükselmeye başlar. Bu yapı, az önce sözünü ettiğim işaretlerle girdiğim zorunlu alış verişlerle kendim için kurduğum/kurguladığım evrene denk düşsün isterim. Ne dilsel bir hata, - nesir için aşılması gereken ilk barajın, dilin gramer düzeyinde doğru kullanılması olduğunu düşünüyorum.- ne mantık hatası, ne kurgusal bir hata, ne de zaman ve kiplerde bir hata olsun isterim. Ama –maalesef- noksanlığımın ve kusurluluğumun gölgesi de üzerlerinden hiç eksik olmaz. Zaten bizi de yeniden yeniden aramaya iten, yeniden yeniden söylemeye iten de bu kusurluluk değil mi?

 

- Yol ve yolculuk, ilk iki kitabınızda olduğu gibi son kitabınızın da başat imgesi. Bilinçli bir seçim olduğu görülüyor bu imgelerin. İnsanlığın da bir yolcu ve yol üzerinde oluşu ya da kalemin kağıt üzerindeki yolculuğu mu bu?

 

- Şebüsterî, “Yolcu, yola düşen ve aslından haberdar olan kişidir,” der. Ona göre, nihayet ise, insanın başladığı yere dönmesidir. Bu yolculuğumuzda bizi nelerin beklediğini bilmiyoruz. Ve hep kendi serüvenimizin ortasındayız. Yapabileceğimiz tek şey ân’ı idrâk etmek. Buna ister Hakikât Yolculuğu diyelim, isterse Cennet Özlemi, bu yolculukta bizim ödevimiz kendimizden yola çıkarak ayetleri anlamadır. Ancak bu anlamla yolumuzdaki tuzaklardan emin olabiliriz. Bize kendini açan her ayetle yeni bir bakış yakalarız. Ve bu bakışla kendimizi yeniden tanımlarken bizim için de dünya değişmiş olur. Değişen dünya, bizim için yeni bir bakışla yeniden yürüyebileceğimiz yolun başlangıcıdır. Ve bu ölünceye kadar sürer.

Ömrümce bu imgeyi yazabilmeyi isterim, demiştim. Durmadan aynı imgeyi yazabilmek oldukça güç. Tekrara düşmekten, daha da kötüsü onun içini boşaltmaktan korktuğum için, aynı hikâyeyi başka bir dille, başka bir biçimde öyküleştirmeye çalışıyorum.

Kalemin kâğıt üzerindeki yolculuğu da, hep bilinmesi gerekene doğru attığım adımlara denk bir yolculuk olsun isterim. Ummadığım, hesaplamadığım bir şey bana yeni bir kapı açar; bazen eşikte kaldığım olur, sözler bağlamsız, sözcükler içeriksiz kalır. Kırık dökük çağrışımlarla öykü yürümez, kurulan atmosfer çoğunlukla yaşadıklarıma denk düşmez. Müsveddeler çöpe atılınca içimde bir ukde kalır, kalem mahzun olur. Bazen de ilk cümle çoktan bulunmuş olur ve hızla yapı yükselir.

Sorunuz bana kalemin, müslüman muhayyilesindeki zengin anlamını da çağrıştırıyor. Ama onun üzerine söylenecek her sözün boşuna olduğunu düşünüyorum. Dahası o muhayyileyi daraltmaktan başka bir işe yaramayacağını.

 

- Modernizmin egemen olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Öykü kişileriniz de genel olarak kentte ve kentin imkânlarıyla yaşıyor. Buna karşın öykülerinizde kadim ve mistik bir atmosfer var. Ne dersiniz bu konuda?

 

- Ben hep şimdiki zamanda; geçmişi de içine alan geniş bir şimdiki zamanda yaşadığımı düşünüyorum. Geçmiş zaman dediğimiz ân’lar yığını, hâl ile, her yeni dem ile benden kopup uzaklaşan, bir daha ulaşılamaz bir zaman dilimi değil. Benim ân’ımı belirlememde, onu anlamlandırmamda hep şimdime muttasıl şahsi birikimimdir. Bu kesintisiz zaman içinde, herkes nasibi kadar sorumluluğunu almıştır. Bu sorumluluğu hafifletici sebeplerde olamaz. Elbette dönem dönem insanların hayatına giren ve yaşamı onlar için kolaylaştıran ya da zorlaştıran araçlar farklıdır. Ve yaşama alışkanlıklarımızı çoğunlukla bu araçlar belirler. Zannediyorum sizin modernizme ve kentliliğe vurgunuz biraz bu araçlarla alâkalı. Ancak kullandığımız ya da reddettiğimiz araçlar ne olursa olsun insanın kendine yönelttiği soru/sorular hiçbir zaman değişmiyor. Ve kendini ifade etmek ancak bu sorulara bulunan cevaplarla olası. Kendimi ifade etmek, hâlimi dışlaştırarak başkalarıyla birlikte olabilmek için bir dile gereksinim duyduğum dem, tam bu demdir. Artık tek gayretim onu en güzel dille, en güzel yapıyla yani en güzel biçimiyle söylemektir. Mutlaka mistik bir atmosfer olsun diye bir gayretim olmaz.

Aklıma biri kentte diğeri dağda yaşayan kardeş iki dervişin hikâyesi geldi. Kentli eskicilikle geçinirmiş, dağdakiyse hayvancılıkla. Dağlı abisini ziyarete giderken mendilinde süt götürür, onu duvardaki çiviye asar, koyu bir sohbete başlarmışlar. Yine sohbetin koyulaştığı bir gün iki kadın müşteri gelmiş. Eskici onlarla ilgilenmiş bir süre. Müşterileri uğurladıktan sonra kardeşine dönerken, mendildeki sütün yere damladığını görmüş. Bakmış kardeşi mahcup, ona kent ve dağ yaşamı üzerine uzun uzun nasihat etmiş. Bazen yorulduğum, dahası yıldığım olur; keşke, derim, ticaret yapmasaydım, kentte yaşamasaydım, okumasaydım. Şimdi dağda önüne üç-beş koyun katmış bir çoban olmak vardı diye düşlerim, ya da memur olup eve gelirken işleri büroda bırakmayı. En güzeli mirasyedi olmaktı diye düşündüğüm de olur, yok derim, en güzeli bir adada tek başına yaşamak olmalı. Ama tam bunları düşünürken dışarıdan bir otomobil ya da egzozun susturucusu çıkarılmış bir motosikletin sesiyle düşler delinir ve yeniden yaşama dönerim. Yaşadığım güçlüklerin, zenginliğim olması için Allah’a dua ederim.

 

- Öykü kişilerinizin, mekân, değerler dizgesi, huzur ve hayatî tad arayışları, kurgusal bir bütünsellik ve tamamlayıcılık bağı ile birbirlerine bağlı dünyaları var. Hipermarket ve cafe’lere değil, çayevleri, arastalar ve şadırvanlara... uğrar hep yolları. Ne dersiniz?

 

- İnsan yeryüzünde cevaplar ararken, zaman içinde zaman, mekân içinde mekân diyebileceğimiz öznel bir dünya kurgulayarak kendi sınırlarını keşfetmeye çalışır, diye düşünüyorum. İnsan ancak bu sınırları içerisinde kendini tanıyabilir ve varolanla ancak bu düzlemde/bağlamda ilişkiye girebilir. Ayaklarını basabileceği böylesi bir düzlem olmadan; söylediklerinin anlam kazanacağı böylesi bir bağlam olmadan insanın kendisi olarak varolabilmesi bana pek olası görünmüyor. Bireyin özgün yanı, diğerlerinden farkı işte kendisi için kurduğu bu öznel dünyadır. Başka bir konuşmamda, bir başkası kendisi olarak bu dünyaya giremez; girerse kendisi olmaktan çıkar demiştim. İnsanın dünyaya nereden ve nasıl bakacağını belirlemesi anlamına gelen bu öznel dünya bence tam bıçak sırtıdır. Bu dünyaya sıkışıp kalmak, biricikliğin sersemletici atmosferinden çıkamamak nevrotik bir takım rahatsızlıklara yol açabilir. Çünkü başkalarıyla iletişim kurmayan insan aslında kendini de ifade etmiş olmayacaktır. Kendimizi yabancı, garip hissettiğimiz yerler bu anlamda bir türlü ilişkiye giremediğimiz, kurguladığımız dünyada karşılıklarını bulamadığımız mekânlardır. Ne biz ona kendimizden olanı aktararak katılabiliriz ne de orası bize yeni bir pencere açar. Karşılıklı yaşanan bu sağırlıktan kurtulmanın en kolay yolu oradan gitmektir.

Şimdi düşünüyorum: İstanbul’u çok iyi bilmemekle birlikte, o kent benim için hep biraz Sultanahmet, Çemberlitaş, Beyazıt, Üsküdar ve şimdi hemen aklıma gelivermeyen birkaç görüntüden ibaret. Ne zaman bu mahâllerde olsam, kendimi orada yaşayan ve yaşamış olanlarla aynı görmenin güveni içinde hissederim. Bu güven beni mezkur nevrozdan kurtarır. Ve kendimi ilk insandan beri uzayıp gelen sâlih bir zincire ulamış olurum. Kurgusal bir bütünsellik ve tamamlayıcılık bağı ile birbirlerine bağlı dünyaları doğrusu ben böyle anlıyorum. Benim kurguladığım dünyamda ne hipermarketler ne de cafe’ler var. Oralara gittiğimde nevrim döndüğünden olsa gerek mahalle bakkalındaki veresiye hânem durmadan çalışmakta; çayımı da ancak Balıkesir’in gittikçe boğulan sokaklarında can vermekte olan kahvehânelerinde ya da esnaf çay ocaklarında içebiliyorum.

 

- Öykü kişilerinin iç serüvenlerine, yoğun kişisel tecrübelerine tanık oluyoruz her zaman. Değişimleri bile çoğunlukla içsel ve kişisel oluyor. Sosyal değişimler bile içsel. Neden?

 

- Bu daha çok bir dönemki öykü anlayışımla alâkalı. Sanatta aslolan, insandaki değişmeyeni yakalamaktır. Eğer ben o değişmeyeni, o özü yakalarsam aynı zamanda evrensel olanı da yakalamış olurum; böylece öyküm tüm insanlığa ve tüm zamanlara seslenmiş olur diye düşünüyordum. Ve ısrarla içime doğru yolculuklara çıkıyordum. Bu düşünce doğru olmakla birlikte topaldı. Çünkü kendime yönelirken, bana yeni kapılar açabilecek çağrışımlara sahip çevreyi öykümden dışlamaya başlamıştım. Konuşmanın bütünlüğü içinde düşünürsek bu yönelim insanın kendisi için kurguladığı dünyaya tekâbül ediyor bence. Dediğim gibi bu bıçak sırtından kurtulamayıp suda sadece kendi aksimizi seyretmeye dalarsak söylediklerimiz sadece bizi ya da çok yakın dostlarımızı ilgilendiren bireysel sıkıntılar, açmazlar, hüzünler, aşklar olmaktan öte gidemez. Şebüsterî, “İçinde kendini gördükten sonra gönül aynası cilâlanmış, ne fayda?” der. Bir adım atıp söylediklerimizi bir zemine ve bağlama oturtmalıyız ki bunlar ‘ben’in öyküsü olsun. Bencillik bizim geleneğimizde hep kınanmıştır. Zamana ve mekâna göndermeler yapmadan kendimizi ortaya koyamayacağımızdan söz etmiştik; elbette kendimizden yola çıkacağız ancak çevrelenmemiş bir ‘ben’ uzamda kaybolmuş demektir.

İnsanın serüveni hayata merhaba dediğinde başlıyor. Eğer tüm açmazlarıyla-inşirahlarıyla, terkedişleriyle-aşklarıyla, acılarıyla-sevinçleriyle bu hayatı biz öykümüzde kuramıyorsak o zaman insanı nerede bulacağız. İsterseniz yine Şebüsterî’den bir alıntıyla bitirelim: “Şaşı göz düzeldi de gördüğü hayâl ortadan kalktı mı yeryüzü de değişir, gökyüzü de.”

Hece, Nisan 2000

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Gidenler gidenler...

Son yazılar

Sibel Eraslan / Yüzünüz Kime Dönük Sizin
Cemal Şakar / Bir Tahakküm Aracı Olarak Seçkinci Sanat
Cemal Şakar / Batı'nın Doğusu
Cemal Şakar / Özgürlük Kaybı
Cemal Şakar / Edebiyatımız Merkezileşiyor mu
Cemal Şakar / Atasoy Müftüoğlu Üzerine
CEMAL ŞAKAR / Mehmet Âkif üzerine
Cemal Şakar / Suskunlar'ın Simge(me)sel Dünyası
Cemal Şakar / Sevgili Ramazan
cemal şakar kimdir
Cemal Şakar / Alaeddin Özdenören için
Ekmek Kapısı / Cemal Şakar
Kapıkulu Sanatçılığı / Cemal Şakar
Hasan Aycın'la söyleşi / 3
Hasan Aycın'la söyleşi / 2
Hasan Aycın'la söyleşi / 1
Pencere Öyküsünün Çözümlemesi / Ömer Lekesiz
Sıradanlığa Sığınmak / Cemal Şakar
Öykünün Değeri / Cemal Şakar
Simgelerin Sınırsız Özgürlüğü / Cemal Şakar
Sanatsal Beğeni İdeolojiktir / Cemal Şakar
Otuzüçüncü Peron'un Bilinçaltı / Cemal Şakar
Muhacir Romanlar / Cemal Şakar
Lale Devri edebiyatı / Cemal Şakar
Hikâye Ne Değildir / Cemal Şakar

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
edebistan
köşeme git
iletişim
şiir yazilari
yakup kadri - ankara
www.kitapyurdu.com'dan satın al
www.kitapyurdu.comdan satın al
www.kitapyurdu.comdan satın al
www.kitapyurdu.comdan satın al

Kategoriler

  • cemal sakarin mimledikleri
  • kimdir
  • ne dediler
  • Oykuler
  • Soylesiler
  • Yazilar
  • Arkadaşlar

    cemiyyet
    esitgin
    tosunnecip
    durancetin1
    hayriyeunal
    cevatakkanat
    edebiyatfelsefe
    suaviyazgic
    sinova
    zemheriedebiyat
    kayahasan
    mustafabaydemir
    kenankaleciklikitaplari
    furkanulubeyli
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:7
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa