Cemal Şakar
• 12/5/2009 - CEMAL ŞAKAR / KUTLU SİMGELER ÜRETMEK
Simge, gücünü simgelenenle arasındaki konvansiyondan alır. Simgeyle simgelenen arasındaki rabıta, toplumsal konvansiyonlarla belirlendiği için simge, imgenin aksine açıktır, bilenebilirdir; nesneldir. İmgeyse bağlamsaldır; imgeyle imgelenen arasındaki rabıta, ancak eserden yola çıkılarak bilinebilir ve genellikle sanatçılar aynı imgeyi kullansalar da, farklı bağlamlarda kullandıkları için, imge-imgelenen rabıtası daima bir defalığınadır, biriciktir; özneldir. Simgeyse bilinebilir, nesnel olduğu için; üzerine oturduğu konvansiyon, toplumsal kesimler tarafından ne kadar fazlaca bilinirse etki gücünü arttırır. Ancak simgeyi bekleyen büyük bir tehlike vardır. Gücünü toplumsal mutabakattan aldığı için, her çağda toplumu belirleyen, etkileyen egemen paradigma değiştiğinde, simge de zayıflar, yeni kuşaklarca sürdürülemez olur ve çöker. Değişen paradigmayla birlikte simgenin temsil ettiği aslın anlam alanına yeni ortaklar katılır ve simge çok anlamlı; dolayısıyla herkesin kendi karşılıklarını bulabildiği çok parçalı bir yapıya bürünür. Bu çok anlamlılık zamanla tekleşir; anlam parçacıklarından biri ya da birkaçı egemen paradigmanın baskısıyla dominant bir hale gelir. Çünkü yeni kurulan yapı, toplumu yepyeni değerlerle inşa edeceğinden dolayı öncekiler reddedilir. Simgenin çöküşündeki başka bir etkense, yine paradigmanın değişmesine bağlı olarak, simgeyle asıl arasındaki ilişki aynı kalmakla birlikte çağrışımları yepyeni değerlerle eşleştirilir. Ülkemizde Osmanlı’dan beri sürüp gelen ve toplumsal katmanların hemen her birince bilinebilir olan en güçlü simgelerden biri kuşkusuz güldür. Gülizarın, gülşenin bir anlamda bütün türevleriyle gülün, Hz. Peygamberi simgelediği herkesin malumudur. Gül simgesinin yüzyıllarca süren kesintisizliği nedeniyle bu malumat insanlar için o kadar güçlüdür ki; hemen herkes bugün gül simgesi karşısında sahip olduğu çağrışımların, çağlar boyunca aynıyla sürüp geldiğini düşünmektedir. Oysa yazımızın hemen başında da belirttiğimiz gibi, her devir kendi paradigmasını dayattığı için, oluşturulan toplumsal mutabakatları da tepeden aşağıya değiştirmektedir. Dolayısıyla mecazların, teşbihlerin tevilinde hangi devrin mutabakatının esas alınacağı sorun oluşturmuştur. Çünkü insanlar, yaşadıklarını, anladıklarını, hissiyatını ifade ederken çaresizce dilin imkanlarıyla sınırlıdırlar; tasavvurlarını ancak dilin dünyasında, dil dünyalarında terennüm edebilmektedirler. Bu bakımdan Hz. Peygamber ve gül arasındaki asıl/vekil ilişkisi sahip olduğumuz dünyagörüşümüz muvacehesinde, dil dünyamızda ifadesini bulan oldukça çağdaş, güncel bir ilişkidir ve egemen paradigmanın belirlediği gerçeklik algısıyla maluldür; yeni oluşan konvansiyon üzerinden üretilmektedir. Yeni konvansiyonlar üzerinden ‘kut’lu simgeler üretmek, aslında yeni toplumsal yapılar için zorunluluktur. Çünkü toplumu bir arada tutacak, din duygusunu tatmin edecek kimi maneviyat biçimlerine ihtiyaç vardır. Maneviyat biçimleri her zaman toplumsal uzlaşının sağlanmasında en güvenilir ortak paydadır. Bu ortak paydalar üzerinden yaratılan dinsellik; hem paradigmanın egemenliğine itaatin sağlanmasında hem de insanların din duygusunun tatmininde her zaman sorunsuz bir vasat yaratmıştır. Her yıl ‘kut’lanmaya başlanan Kutlu Doğum Haftası, yarattığı dinsellik bakımından, resmi ideoloji tarafından vazgeçilemez önemdedir. Etkinliklerde sürekli Hz. Peygamber, sevgi peygamberi olarak takdim edilir; Müslümanın bu dünyadaki eylemliliği, sorumluluğu ‘sevi işi’ne indirgenir. Kalp temizliğinin esas olduğu, ibadetlerin sadece şekle tabii kılındığı ve Allah’la insan arasındaki bir borç ilişkisine tekabül ettiği; zerre kadar imanı olanın mutlaka cennete gireceği; bu nedenle de hayattaki can yakıcı acıların, ızdırapların, zulümlerin, ahlaksızlıkların Allah’a irca edildiği bir dinsellik gül dolayımıyla çoğaltılmaktadır. Kutlu simgeler üretmenin, her yeni devirde bir zorunluluk olduğunu söylemiştik; üretilen bu simgeler yeni toplumsal kodlara atıf yaptığı için çoğunlukla Kur’an ve sünnetten beslenmez, hayatiyetini onlara borçlu olmaz. Tam aksine müphem, muğlak çağrışımlarla; kullanılan simgelere ve kelimelere yüklenen esrar yardımıyla Allah’ın apaçık çağrısının ve Hz. Peygamberin bir hayat biçimi olarak sürüp gelen sünnetinin üzerini bir sis gibi kaplar. Örneğin iman sadece altı ilkeyle belirlenmiştir; tasdik yeterlidir ve taklidi iman caizdir. İbadetse beş eylemle; salih amel beş eylemle çerçevelendirilmiş ibadetle sınırlandırılmıştır. Kalbin Allah’a, insanlara, hayata karşı eylemleri her zaman imanın dışındadır; dahası ahlaklı olmak sadece bireysel bir tutuma dönüştürülmüştür. Müphem, muğlak, sırlı çağrışımlarla dolayımlanan simgeler; egemen paradigmanın sahip olduğu bütün ideolojik aygıtlarla toplumsal kesimlerin her katmanına bir zar gibi yayılır, dayatılır. İnsanın gerçeklikle temasını engelleyen, Allah’ın âyetlerini perdeleyen böylesi bir simgeselliğin sonunda akıl tutulmasına neden olacağı aşikardır. Çünkü her nereye dönerseniz dönün, daima üretilen ‘kut’lu simgelerle yüz yüze gelinmektedir. Her yerde gül alınıp gül satılmaktadır; en Sevgili’ye selamlar yollanmaktadır; ‘gül Muhammed’ imgesi hemen her yerdedir; kâinat O’nun yüzüsuyu hürmetine yaratılmıştır. ‘Kut’lu hafta boyunca onbinlerce salâvat getirilmeli, televizyon ekranlarında hatimler ve salâvatlar sipariş verilip ekranlarda numaratörler yardımıyla sayılmalı ve hepsi O’nun ‘kut’lu ruhuna hediye edilmelidir ki, şefaate nail olunabilmeli. Allah’ı ve Hz. Peygamberi sevme ilkesi, üretilen simgeler marifetiyle platonik bir zemine çekilmekte böylelikle Allah’ın yasaları, Hz. Peygamberin hayatı mecraına oturtma anlamındaki sünneti bağlayıcı olmaktan çıkmaktadır. Örneğin ahlaklı olmak, insanın hayatının her anına yayması gereken bir salih amel olmaktan çıkarılıp sadece bireysel bir yükümlülüğe dönüştürülür. Dahası ahlak, egemen paradigmanın belirlediği ‘etik kod’lara indirgenerek izafileştirilir. Aslında bu gelişmeler, simgenin simgelediğiyle ilişkisinin zayıflamasıyla; yazımızda vurguladığımız gibi toplumsal mutabakatların değişmesiyle ilgilidir. Asıl geri çekilir, geriye sadece simge kalmaya başlar. Hz. Peygamber ve O’na duyulan aşkın simgesi olarak gülün çağrışımları; bu aralar çok da ihtiyacımız olan medeniyetler arası ittifakın, dinler arası diyalogun yardımıyla evrenselleştirilir, nasıl olsa gül bütün dünyada sevgiyi simgelemektedir. Aslın geriye çekildiği; vekilin çağrışımlarını, gösterilenlerini kendi üzerinde topladığı bu durum açıkça put yapımıdır. Vekil konumundaki simge; konumunu o kadar muhkemleştirir ki, onun karşısında insanlar tazim ve ihtiram göstermekten kendilerini alamazlar. Yerlere atılmış, dalında solmuş gül, bizim için bir hüzün kaynağına dönüşür. Hatta yapay güllerin çöpe atılması karşısında bile kaygıya düşeriz. Gülsularında, gül kokularında bile O’ndan daima bir şeyler ararız. Dinsel, mistik ihtiram ve tazim havasına uygun olarak yaratılan bu ritüeller, Hz. Peygamber’in yaşadığı ‘kalp sıkışma’larını bize hatırlatmaktan, anlamaya davet etmekten uzaktır: “Eğer hakikati inkar edenlerin sana sırtlarını dönmeleri seni sıkıntıya sokuyorsa ve o nedenle onlara [daha ikna edici] bir mesaj getirmek için yerin dibine inebilecek yahut merdivenle göğe yükselebilecek durumda isen, [öyle yap] ama [unutma ki] eğer Allah dileseydi onların tümünü [Kendi] rehberliği altında toplardı. O halde, sakın [Allah’ın yollarını] görmezden gelmeye çalışma” (Enam/ 35). O’nun ümmetini çok sevdiği, ümmeti için çok kaygılandığı ve üzüldüğü haberleri, platonik aşk söylemleriyle ‘aşk derdi’ olarak retorikleştirilerek; ümmetin, Hz. Peygamber’in onlar için taşıdığı hüzünlerin ve kaygıların üzerine düşünmesi de engellenmiş olur. Kur’an’da ifadesini bulan şikayet de böylelikle bambaşka bir boyuta taşınarak ümmetin üzerinden alınır: “Ve [O Gün] Rasûl: ‘Ey Rabbim’ diyecek, ‘Kavmimden [bazıları] bu Kur’an’ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü” (Furkan/ 30). Simgelerin tek tek etkilerini saymak çok anlamlı olmayabilir, asıl sorun Allah’ın çağrısının, Hz. Peygamberin tebliğinin sürekli olarak üzerinin örtülerek; tuhaf bir dinsellik ve maneviyat biçimlerinin öne çıkarılmasıdır. ‘Kut’lu simgeler etrafında egemen paradigmanın söylemini tahkim ederek, Allah’ın insanlar için seçtiği dini; münafıklara da olsa boyun eğmeye, boyun kırmaya dönüştüren kurumlar, böyle yapmakla hem kendi konumlarını tahkim etmektedirler hem de kırılan boyunlar karşısında kendilerini yüceleştirmektedirler. Elbette böylesi tahkim edilmiş kurumların meşruiyetinden, hikmetinden sual etmek de kimsenin harcı olmamaktadır. Simgeler bir yandan kurumsal ceberrutu örterken diğer yandan da din adına konuşma hakkını onların tekeline vermektedir. Kurumlar da aldıkları bu yetkiyle yeni simgeler üretip simgelerin simgeledikleriyle rabıtasını bambaşka alanlara çekerek hizmetlerine devam etmektedir. Geriye kala kala sadece kendini ‘gösteren’, sadece kendini gösteren simgelerden hareketle üretilen yeni simgeler kalmaktadır. Gerçekliğin, yüksekgerçekliğe doğru çekildiği bu yeni dönemde, simgeden hareketle üretilen yeni simgeler, zamanla kendileri de birer atıf kaynağına dönüşerek, insanlar için simülatif bir dünya kurmaktadır. Hz. Peygamber’den geriye sadece bir gülün kaldığı bu simülasyon içinde yolunu şaşıran insanların da, Allah’ın âyetleriyle buluşma imkanları ellerinden alınmaktadır: “İmana ermiş olanların kalplerinin Allah’ı ve [kendilerine] indirilen hakikati anarken acizliklerini fark etmelerinin zamanı gelmedi mi? (Ve vakti gelmedi mi) kendilerine daha önce vahiy indirilmiş olanlara ve zamanın geçmesiyle kalpleri katılaşarak çoğu [bugün] yoldan sapmış olanlara benzememelerinin” (Hadîd/ 16). Hece, Mayıs 2009, s. 149. |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/4/2009 - özgürlüğün resmi

Özgürlüğün Resmi
Babası İspanya`nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi.
Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı.
Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı...
Çok üzülmüştü küçük kız. Babasına söyledi bunu, o da "üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi.
Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu: "Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?"
Küçük kız babasına eğilerek, sessizce şöyle dedi :
"Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri...
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 7/4/2009 - Cemal Şakar/Yabancılaşmanın Zevali
Yabancılaşma, tanımı gereği yabancılaşmamış, aslına, ruhuna, yaratılış gayesine uygun bir durumu indimâc eder. Kavramın olumlu bir durumu varsayması; olumsuzluğu, hastalığı tanımlarken atıf yaptığı olumluluk hali nedeniyle aydınlar, kavramı sıkça kullanmışlardır. Özellikle Tanzimat’la iyice gün yüzüne çıkan yarılmanın, kopmanın, çöküşün yarattığı travmatik durumun adlandırılmasında Müslüman aydınların sıkça başvurduğu bir kavram olmuştur. Hegel’in metafizik tanımının yanında Marks’ın materyalist bir anlam yüklemesiyle sözcük dağarcığımıza giren kavram daha sonraları akıl hastalığı anlamına kadar genişlemiştir. Ahmet Cevizci, sözlüğünde yabancılaşmaya şu karşılıkları verir: “Yabancılaşma,(alienation): 1- Özgün anlamı içinde, bir şeyi ya da kimseyi başka bir şeyden ya da kimseden uzaklaştıran, başka bir şeye ya da kimseye yabancı hale getiren eylem ya da gelişme. 2- Psikiyatride, normalden sapma durumu. 3- Çağdaş psikoloji ya da sosyolojide, kişinin kendisine, içinde yaşadığı topluma, doğaya ve başka insanlara karşı duyduğu yabancılık hissi. 4- Felsefede, şeylerin, nesnelerin bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma, ilgi duymama, hatta bıkkınlık ya da tiksinti hissetme. 5-Benin kendi özünden uzaklaşmasıyla, kendisine ve eylemlerine nesnel bir biçimde, sanki bir ustanın elinden çıkmış bir nesneye bakarcasına yaklaşımıyla belirlenen bilinç hali. Kişinin kendi benliğiyle ya da zihin halleriyle, kendisi arasına duygusal bakımdan mesafe bırakması durumu, kişinin gerçek beniyle olan içsel temasını yitirdiğini anlamasının sonucu olan kendisinden kopması hali.” (Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul 2000). Daha çok Tanzimat’la başlayan batılılaşma serüvenimizi anlatmak üzere kavramsallaştırılan yabancılaşmayla aslında daha önceleri ‘aslına uygun’ bir dönemin yaşandığı, bu gelişmelerle birlikte oradan uzaklaşıldığı söylenmek istenmiştir. Yaşanan tarihsel süreç cumhuriyetle nihayet bulduğu için; sosyolojik anlamıyla kullanılan yabancılaşma kavramı zorunlu olarak cumhuriyete atıf yapmaktadır. Felsefî anlamda da genellikle insanın kendine, aslına, fıtratına sırt dönmesi, ondan uzaklaşması olarak kullanılmaktadır. Kavram hangi anlamda ya da bağlamda kullanılırsa kullanılsın daima kopma, sırt dönme, sürgün, anlamsızlık gibi derin bir yarılmayı göstermektedir. Bundan dolayı da Müslümanlar, kavramı bir maymuncuk gibi her türlü ‘sırt dönüş’ için rahatlıkla kullanır oldular. Sözcüğün belleğimizde hep bir yarılmayı göstermesindeki temel nedenlerden biri batılılaşmayla birlikte yaptığımız tercihtir. Çünkü bir tercih yapmak; kendiliğinden, doğal olarak gelinen bir sonuç olmaktan çok; bir zorunluluk nedeniyle karşılaşılan ayrımlardan herhangi birini seçmektir ve bir seçim yapmakla yüz yüze gelmek, genellikle bir şeylerin iyi gitmediğinin, bir şeylerin sonuna gelindiğinin de delilidir. Bu delalet düşünce hayatımızda öylesine hazır kalıplar oluşturdu ki, niçin böyle bir sona gelindiği üzerine düşünce üretilemedi. Dahası üretilen düşünceler, yapılan tartışmalar yine batıdan alınan kavramlarla, düşünce kalıplarıyla yapılmaya çalışıldı. Din ve ilerleme etrafında yapılan onca tartışma bunun en tipik örneklerindendir. Batılılaşma tercihimizin nedenleriyle ilgili oldukça zengin bir literatüre sahibiz; burada bizim için önemli olan, yüzümüzü döndüğümüz ‘yeni merkez’in kendi iç tartışmaları, sorunları olarak da kabul edebileceğimiz entelektüel tartışmalarını sahiplenip ‘içeriye’ taşımaktır. Öyle ki; devletin ve sosyal hayatın örgütlenmesinde partilerden, seçimlere; meclisin teşekkülünden, yasalara kadar oldukça geniş bir yelpazede başlatılan çalışmalar bir yana; bizde olmayan kavramların üretimine kadar vardırılmış bir ‘taşıma’ faaliyetine şahit olduk: hürriyet, eşitlik, kardeşlik, hümanizm.. en çok bilinenleri. Aslında yeni merkezin sorunlarına sahip çıkıp onlarla hemhal olmak, yapılan tercihin zorunlu sonuçlarından birisidir. Zira yaşanan çöküşün reçetesinin ‘orada’ olduğu varsayılarak bir tercihte bulunulmuştur; yapılacak tek şey onlar gibi düşünüp olan-biteni onlar gibi algılamaktır. Ancak bu uzun bir süreçtir; ilk dönemler önümüze taklidi aşamayan yaşam biçimlerinden; mağlubiyet psikolojisinin yarattığı mahcup talepkârlıklardan öte bir anlam taşımayan düşünüş biçimleri egemen olmuştur. Yaşanan travmayı değerlendirecek, yeni pozisyon almayı mümkün kılacak derinlemesine bir entelektüel faaliyet görülmemiştir. Yabancılaşma; batılılaşma sürecinin ivme kazandığı 1950’lerde yaşanan toplumsal hareketlilikle birlikte, oldukça geç bir dönemde entelektüel dünyamıza taşınmıştır. Özellikle edebiyatta etkisini gösteren tartışma aynı dönem ediplerince hararetli bir biçimde tartışılmıştır. 60’lı yılların başında ‘bunalım edebiyatı’ olarak da adlandırılan bu tartışmalarda Sartre ve Camus’nün ağır etkileri vardır. Örneğin Or han Du ru, Ba tı’dan, özel lik le Pa ris kaynak lı esin ti ler den et ki len dik le ri ni söy ler: “Sart re ve Ca mus’nün İkin ci Dün ya Sa va şı son ra sı es tir di ği ‘Va ro luş çu luk’ ha va sı nı ilk biz ler so lu duk de rin den” (Or han Du ru, Geç mi şe Bir Bakış, Ku şa ğı mı za Sa rı lın ca, Ada mÖy kü, s.2, Ocak-Şu bat 1996) derken; Demir Özlü: “Tür kiye’de ki res mi ide olo ji den de, ka pi ta lizm den de, ko mü niz min de pro pa gan da sın dan bu nal tı du yan bi rey ler dik. Ne ege men sı nıf lar la il gi miz var dı, ne de dev let ik ti da rıy la. Biz Ni etzsche’nin so ka ğa bı ra kıl mış ço cuk la rın dan baş ka bir şey de ğil dik,” (De mir Öz lü, Söy le şi, Düş ler/Öy kü ler, s.5, Ey lül 1997) der. Kısa zamanda iki büyük savaş geçirmiş, milyonlarca ölüsü taş taş üstünde kalmayan şehirlerin harabeleri altında yitip gitmişken; batının bir yabancılaşma, bunalım, saçma gibi özünde ‘anlam’la ilgili problemler yaşaması elbette kaçınılmazdı. Ancak ülkemiz açısından yabancılaşma, bunalım, saçma gibi özünde anlamla ilgili olduğunu söylediğimiz tartışmaları edebiyatımıza taşıyanlar açısından durum oldukça fantezi düzeyindedir, bu nedenle de sanki kendilerinin parodilerini yapar gibidirler. Ta rık Dur sun K.: “Sart re’cı lık oy na dık” (Ta rık Du ra un K., Sart re’cı lık Oy na dık, Çağ daş Eleş ti ri, Ha zi ran 1983) di ye rek bu ironik durumu tespit eder. Ömer Le ke siz Fe rit Ed gü’nün, Dö nüş öy kü sü nü çö züm ler ken, bu nal tı nın su ni ol du ğu nu tes pit eder: “De mek ki, tüm bun lar, onun mi za cı nın do ğal bir yan sı ma sı de ğil, bir tür su ni bu nal tı ta le bi nin, bir tür prob lem üret me ni ye ti nin bir so nu cu.” (Ömer Le ke siz, Ye ni Türk Ede bi ya tın da Öy kü, c.3, Kak nüs Yay., 1999). Fet hi Na ci biraz daha ileri giderek o dönem ediplerinin bunalımlarıyla dalga geçer: “Bir ta kım genç le ri miz var, bun lar da bi raz özen ti, bi raz it hal ma lı du ru mun da bir bu nal ma gö rü yo ruz. Bu nal ma la rı top lum la olan ger çek bir ça tış ma nın so nu cu de ğil. Bir çe şit ay dın sü sü” der. Ve id di ası nı bi raz da ha ile ri ye gö türe rek, bu genç ler de gön lün ce ya şa ya ma ma nın ver di ği bir huy suz luk ol du ğu nu söy ler. “Anala rın dan ba ba la rın dan al dık la rı harç lık la mey ha ne ler de içer ler, son ra da ana la rın dan ba ba ların dan dert ya nar lar.” (Fet hi Na ci, İn san Tü ken mez, Adam Yay., 1982). Yabancılaşmayı önce nefslerinde bir fantezi, ‘aydın süsü’ olarak yaşayıp halktan koparak meyhanelere kapanan bu gurubun edebiyat üzerindeki derin etkileri bir yana; bir sorunsal olarak yabancılaşmanın edebi kamuda bunca revaç bulması hatta bireyin hallerini, ilişkilerini açıklayacak bir ‘sahte kuram’ olma yolunda hızla ilerlemesi doğrusu şaşılası bir gelişmedir. Çünkü bu gelişmelerle birlikte yabancılaşma ‘kullanıcı dostu’ bir kavrama dönüşmüş ve insanın her türlü can sıkıntısı, bunalımı, moral bozukluğu hep bu kavramla açıklanmaya çalışılmıştır. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi yabancılaşma daima yabancılaşılmamış bir durumu varsaydığı ve kendini bu varsayıma göre kabul ettirdiği için oldukça esnek bir hale gelmiştir. Aydınlar insana ve topluma yönelik eleştirilerini hep bu varsayım üzerinden yöneltmişlerdir. Ayrıca aydınlar arası tartışmalarda da birbirlerine yönelttikleri yabancılaşma suçlamalarında bir taraf hep kendisini yabancılaşmamış olarak kabul etmiştir. Ama varsaydıkları yabancılaşılmamış durum hep müphem kalmış, daha çok bizi biz yapan değerler; Anadolu toprağı, yerli düşünce gibi metaforlar yardımıyla imâ edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda İsmet Özel 1978 yılında yayınladığı Üç Mesele adlı kitabında teknik, medeniyet ve yabancılaşma konularına dikkat çekmiştir. O, insanın kendi özüne yabancılaştığı şeklinde bir kullanımı felsefî kullanım olarak kabul eder ve felsefî anlamıyla yabancılaşmayı seküler düşünce planına ait bir vehim olarak kabul eder: “Yok eğer insanımız kendi kültürüne yabancılaşmıştır diyorsak, hangi kültürün kendi kültürümüz olduğunu tespit etmemiz gerekir. (…) İnsanımızın inançlarına yabancılaştığını söyleyecek isek, yanlış bir dil kullanıyoruz demektir.” (İsmet Özel, Üç Mesele, Düşünce Yay., İstanbul 1978). Yayınlandığı dönem bir aydınlatma da yaratan kitap daha sonraları Müslüman aydınların düşünce dünyalarında referans değerini yitirmiştir. Aslında insana, topluma hatta edebiyata dair sorunlara; zann-ı galibe uyarak batının çok farklı bağlamlarda tartıştığı fikirleri esas veri kabul edip oradan hareketle çözümler aramak yanıltıcıdır; bir fantezi, aydın süsü olmaktan öte bir değeri yoktur. Yabancılaşma kuramına göre insan yeryüzünde tek başına bırakılmıştır. Yeryüzü herhangi bir ilkece belirlenmiş değildir, kaotiktir ve hakikat izafîdir. Adandığı bir gelecek yoktur; ölüm vardır ve ölüm her türlü yarın umudunu onun elinden alır. Bağlandığı, kendisini hissettiği bir vatan ya da toprak duygusu da olmadığı için sürgündür; dünyayla arasında herhangi bir bağ olmadığı için ‘yabancı’dır. Yabancılık duygusu onu her türlü yaratışın karşısına bir isyankâr olarak konumlandırır. Sartre, Camus’nün Yabancı’sını çözümlerken şunları saptar: “Tek başlarına ele alındıklarında, saçmalık ne insanda ne dünyadadır; ama insanın asal özelliği ‘dünyada olmak’ olduğuna göre sonunda saçma insan olmakla bir olup çıkmaktadır.” (Jean Paul Sartre, Yazınsal Denemeler, (çev. Bertan Onaran), Payel Yay., İstanbul 1984). İnsanın kaotik bir dünyada yalnız başına bırakıldığı tasavvuru oldukça şeytanî bir yaklaşımdır. Ayrıca insanın, özünden hareketle kendisini gerçekleştirmesi beklenir, ama yapayalnızdır ve hakikat izafîdir. Bunca kıstırılmışlık duygusu altındaki insanın dünya, evren karşısında kendini yabancı, saçma hissedip bunalmaması için hiçbir neden yoktur. Allah’ın var olduğuna ve yaratmaya devam ettiğine inanan birinin anlam bunalımları yaşaması çelişkili bir durumdur. Zira anlam zaten verilidir ve insan yeryüzünde yalnız bırakılmamıştır. Dahası yapıp ettiklerinden dolayı hesaba da çekilecektir. Ahiret ve hesap günü duygusu bile tek başına dünyayı, insanın ömrünü anlamlı hale getirmeye yeterlidir. Bu nedenle yabancılaşma Müslümanların sorunu değildir. Şöyle de diyebiliriz; Müslümanlar bireysel, toplumsal, siyasal olarak yaşadıkları sorunları yabancılaşma gibi oldukça farklı sorunlar karşısında dahası bambaşka düşünüş biçimleriyle üretilmiş kavramlarla çözemezler. Tanzimat’la girdiğimiz mecrada hep talep eden biz olduğumuz için sorunlarımızı da; mağlubiyet psikolojisiyle ithal kavramlar ve düşünüş biçimleri etrafında çözmeye çalıştık. Onların dertleriyle dertlendik, sorunlarıyla boğuştuk ve oradan edindiğimiz bilgi birikimiyle kavramlarla kendi dünyamızı kurmaya kalktık. En basitinden, bir edebiyat görüşüne sahip olmak hatta mümkünse edebiyat kuram geliştirmek için kavram ihtiyacımızı oralardan tevarüs edip Türkçeleştirerek zihin dünyamıza katmaya çalıştık. Oysa bir kültürün meseleleri üzerine düşünmek ancak o kültürel çerçeveye dâhil olmakla olasıdır. İnsanın inançlarına; yaşadığı kültüre, medeniyete; kendi elleriyle ortaya koyduklarına sırt dönmesini anlatmak için yabancı bir kavram olan yabancılaşma yerine bir kavram bulamadıysak, bulamıyor ya da uyduramıyorsak bu noktada iki sorundan söz edebiliriz: Ya modern bireyler olarak bir batılı gibi düşünüyoruzdur ya da andığımız sorun/sorunlar gerçekte bizim için bir problem niteliğinde değildir. Çünkü bir şeyi adlandırmak, kavramsallaştırmak onunla ilişki biçimimizi de belirlerler ve biz bu belirlenimle birlikte o şeyi de zihin dünyamızda yerli yerince konumlandırırız. İnsanın inançlarına, doğduğu, yaşadığı kültürel çerçeveye sırt dönmesi bu anlamda modern bir sorun değildir. İnsanların yaşadığı buna benzer haller, tarihimizde genellikle yabancılaşma olarak değil de bir ‘iman problemi’ olarak değerlendirilmiştir. Toplumsal değişmeler, kopmalar, yarılmalar, yıkılmalar, ayağa kalkmalar da daha çok siyasi sorunlardır. Bu bakımdan insanlık tarihi kadar eski olan iman, siyaset problemlerini hem düşünce tarihimizde hem de sözcük dağarcığımızda herhangi bir karşılığı olmayan yabancı kavramlarla kurup tartışmaktansa; klasik sorunlarımıza ve klasik kaynaklarımıza dönerek, kendi sorunlarımızı keşfedip yeniden gündeme getirmemiz, tartışmamız ya da en azından yapılmış tartışmaları dikkate alarak bir seçim yapmamız gerekmektedir. Batının kendi sorunlarını aşmak üzere yaptığı tartışmalar ve bu tartışmalarla zenginleşen kuramsal çalışmalardan hareket etmekle sahih bir düşünceye ve kurama ulaşabilmemiz mümkün değildir. Çünkü iki düşünüş biçimi arasında kapanmaz uçurumlar, metafizik boşluklar vardır. Tüm bunları yoksaymak tam da bir batılı gibi düşünmeye başlamanın alâmetidir. Bu da en azından batılılaşma serüvenimizin kemale erdiği; oluşla ve eşyayla onlar gibi ilişki kurmaya başladığımız anlamına gelir. Elbette böyle bir kemal durumunda bizim söylediğimiz her şey boşa gidecektir. Çünkü artık bir batılı olduğumuzu kabullenirsek; yabancılaşma, anlam, bireyselleşme, kardeşlik, hürriyet, eşitlik, hatta tanrıyla ilişkilerimiz gibi her kavram etrafında rahatlıkla tartışıp oradan hareketle problemler kurup çözmeyi deneyebiliriz.
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/3/2009 - CEMAL ŞAKAR / ÖYKÜNÜN AYDINLIĞI
Marks’tan ilhamla sanat afyondur, dersek fazla mı ileri gitmiş oluruz! Nietzsche’den uzun bir alıntıyla tezimizi destekleyelim: “Başımıza bir kötülük geldiğinde ya nedeni ortadan kaldırarak başa çıkarız onunla ya da duygularımız üstündeki etkisini değiştirerek. Yani yararı belki daha sonra anlaşılacak bir iyilik olarak yeniden yorumlarız kötülüğü. Din ve sanat (ve de metafizik felsefe) kısmen yaşantılar hakkındaki yargımızı (örneğin Tanrı sevdiğini döver ilkesinin yardımıyla) değiştirerek, kısmen de acıdan, genel olarak duygudan bir haz almayı sağlayarak (trajik sanat buradan alır çıkış noktasını) bu duygunun değişmesini sağlamaya çalışırlar. Kişi yeniden yorumlamaya ve bahane bulmaya ne denli eğilimli olursa kötülüğün nedenlerini o denli az kavrayacak ve ortadan kaldıracaktır.” (İnsanca, Pek İnsanca, İthaki Yay., çev. Mustafa Tüzel, İstanbul 2003). Nietzsche yazının devamında dinin ve sanatın narkoz etkisinin azılmasıyla kötülüklerin daha iyi kavranabileceğini söyler. Simülasyon ve yüksekgerçeklik savlarıyla beraber düşündüğümüzde kötülüğün, zulmün sanat/edebiyat tarafından nasıl da buharlaştırıldığını daha iyi anlayabiliriz. Öykümüz açısından bakıldığında, özellikle son yirmi-yirmibeş yılda onun yarattığı afyon etkisini tüm çıplaklığıyla birlikte görebiliriz. -Genellemelerin her zaman çok önemli istisnaları yok sayarak kendi çemberi içine aldığını biliyoruz, ama genelleme yapmadan da hüküm cümlesi kurmak neredeyse imkansız gibi.- Kahraman, birey, tip derken son dönem öyküsünde insan kaybedildi. İnsanlar için, insansız öykü yazmak gibi ironik bir duruma düşüldü. Bir zamanların dünyayı değiştirmeye, kendini insanlık adına feda etmeye hazır kahramanı, her ne olduysa yavaş yavaş dünyadan, insanlıktan, sonra da insandan koparak taleplerini alabildiğine geri çekmeye başladı. Kahraman geri çekilirken, gözettiği herhangi bir ilke; son mevzi gibi olmazsa olmazları olmadığı için en güvenli alan olarak kendi içine, içinin kuyularına, kuytularına sindi kaldı. Şimdi ondan geriye elimizde kala kala sadece bir zihin, tasavvur, muhayyile hatta salt bir ruh kaldı. Sosyal çevreden, doğadan, insandan ve insanlardan, mutsuz bir şekilde koptuğu ve aradığı hakikati kendi içinin kuytularında bulduğu için; bu ruh zaman ve mekân içinde kayıtlanamıyor; mücessem bir insan olarak tecessüm edemiyor. Dolayısıyla bir mübariz gibi öne çıkıp tavır ortaya koyamıyor; sadece içi sızlıyor… Üstelik mutsuzluğunun, karamsarlığının, iç sızısının kaynağına dair neden, niçin sorularını da havada bırakarak. Tabii böylesine buharlaşmış bir insan, öykücünün de işini epey kolaylaştırıyor. Çünkü elinde sadece bir hamur, denizanası, yumuşakça var; her türlü şekle sokulabilen, omurgasız, ilkesiz. Acılarının, hüzünlerinin, umutsuzluklarının kaynağının belirli olmaması ve bağlandığı herhangi bir ilkenin yokluğu, onu yazarın elinde bir oyuncağa dönüştürmektedir. Yazar öyküsünü özgürce kurup bu ‘ruh’u da metnin sınırsızlığı içinde her yere, her şekle ikame edebilmektedir. İnsana, insanlığa dair halleri anlatmak yerine, elindeki hamurla/legolarla oynamayı seçen öykü anlayışı bir yandan yazarın karamsarlığını, kalbinin karanlığını gösterirken bir yandan da aynı karanlığı okuyucuya bulaştırmaktadır. Böylelikle öykü yıllardır anlattığı karanlığı hem yaygınlaştırmakta hem de meşrulaştırmaktadır. Nietzsche’ye telmihen söylersek, öykü bir anlamda elçabukluğu marifetiyle kötülüğü, kötülükten doğan acıyı; haz alınabilecek bir hale dönüştürerek duyguların yerini değiştirir. Bir de kurduğu anlam katmanları ve göndermelerle ‘aşırı yorum’a imkân sağlayarak kötülüğü simüle edip insanda bir akıl tutulması yaratır. Kur’an’da tasvir edildiği gibi: “Onların hali, ateş yakan öyle kimselerin haline benzer ki (o ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah, (çevrelerini) göremesinler diye onların ışığını alıp zifiri karanlığa gömer” (Bakara/17). Böylesi bir zulmetten; Allah’ın aydınlığına çıkıp acıları, kötülükleri elçabukluğuyla simüle etmeden anlatabilmek; sanatın yarattığı ve insanların algılarını körelten karanlıktan dışarıya çıkabilmek her sanatçının harcı değildir. Zira bir aydınlığın taşıyıcısı ve temsilcisi olabilmek, evvelemirde aynı kaynaktan beslenmekle olasıdır. Ancak böylesi bir beslenmeyle iyi kötüden, güzel çirkinden, doğru yanlıştan ayırt edilebilir. Elbette bu temyîz insanın nerede duracağını belirler. Zaten sanat da ancak mümeyyizlerce yapılan bir etkinliktir. Çünkü insanın duracağı yere ilişkin seçimi, onun sanat anlayışını da belirler. Bundan dolayı öyküsünde her şeyi ‘paşa gönlü’nün çektiğince anlatamaz. Söylemeye bile gerek yok; böylesi bir tutum, elindeki hamurla dilediğince oyunlar kurabilmek, hüner gösterebilmek için aynı şekilde ilkesiz, hakikatsiz, kaygan bir zemini seçen sanatçı için muhaldir. İdeolojilerin ölümünü ilan ederek ya da bahane ederek düşünsel, ahlaksal olarak bağlarından azade olan sanatçılar dilediğince özgür olabilecekleri bir alanı kendileri için yaratmış olabilirler. Ve o alanda oyunun, eğlencenin, hazzın son sınırlarına uzanıp her şeyi özgürce anlatmayı seçebilirler. Sınırsızca anlatma özgürlüğünün sağladığı afyon/narkoz etkisiyle esriyip esritebilirler. Ama şu soru sanatçıların yakasını hiç bırakmayacaktır: Kötülüklerin nedenini ortadan kaldırmaya mı; duygularımız üstündeki etkisini değiştirmeye mi; yoksa onun bir kötülük olduğunu unutturacak bir yoruma mı talip olunacaktır? Gecenin karanlığında yağdırılan tonlarca bomba şehrâyin, alâyiş, maytap gibi bir gözkamaşması olarak mı anlatılacak? Yoksa…? Bu noktada yapılacak seçimler sanat tutumlarını zorunlu olarak belirleyecektir. Aslında; insan, insanlık için ‘var mısın yok musun’ sorusuna verilecek, alabildiğine yalın ve net bir cevap sanatın belirleyeni olageldiği gibi bundan sonra da böyle olacaktır. Sorun sanatçıların neye talip olduklarıyla alakalıdır. Sanatın anlata anlata bitiremediği nesnesini bir yandan meşrulaştırırken öte yandan da yarattığı güçlü etkiyle insanların kalplerinde, meşruiyet kazandırdıklarına karşı bir ünsiyet peyda ettiğini düşünürsek; sanatçıların yüklendikleri sorumluluk, talepleriyle birebir ilişki içindedir. Ancak bu soruya verecekleri cevapla ya yarattıkları afyon etkisiyle kötülüğü iyilikle yer değiştirecekler ya da Kur’an’ın aydınlığıyla kalbedip gereğini yapacaklardır. |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 4/3/2009 - Cemal Şakar/İnce Sazlar Eşliğinde
“Yıkılır bir gün olur mahkemeler, ma’bedler; En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;” Mehmet Âkif “Ulvî gayeler, muazzez maksadlar uğrunda yazılmış eserlerimiz bir mecmuayi bile dolduracak kemiyetde değildir. Böyle iken bugün şunun bunun tarafından karalanmış müstekreh paçavraların çoğalmasına neden tarafdar oluyoruz?” Bu soruyu H. Basri Çantay 1939 yılında yayınladığı Ülkü Edebiyatı adlı risalesinde sorar. Yetmiş yıl önce sorulan bu tür sorular, o gün için bile yeni başlatılmış tartışmalar değildi. Meseleyi Eski Yunan’a kadar götürebiliriz. Açıkça görüleceği üzre bu mesele sanatçının tutumuyla, tarafıyla, durduğu yerle alâkalıdır. Elbette böyle bir soruya verilecek cevap da yeni değildir; tartışmanın tarafları verilebilecek tüm cevapları da üretmiş durumdadırlar. Bugün bize düşen ideolojik duruşumuzu belirleyip sadece saf tutmaktır. Ne yeni sorular üretebiliriz ne de cevaplar. Burada tekraren sanatın tanımı, amacı, işlevi üzerinde yapılmış tartışmaları, üretilmiş kuramları tarayacak değiliz. Ancak kısaca şu belirlemeyi hatırlamakta fayda var: Sanatın saflaşması, halisleşmesi, yücelip ulvîleşerek fayda ve işlevlerinden kopması, sadece güzele, estetik bir hazza indirgenmesi iki yüzyıllık modern bir durumdur. Sanatın geldiği bu kopma ülkemizde 1950’lerde iyice tebarüz etmiş; şiirde İkinci Yeni, öyküdeyse 50’ ya da A Kuşağı tarafından temsil edilmiştir. Yaşanan iki dünya savaşından sonra, Avrupa içine düştüğü ‘varoluş bunalımları’ arasında bütün anlamları yitirmiştir. Tanrı’ya sırtını zaten çok önceleri dönmüş olan Batı, yüzünü döndüğü insandan da umudunu kestikten sonra sadece kendisiyle baş başa kalmıştır. Kendine, bilinçdışının keşfine yönelen bu anlayışın; içinde sadece karanlıkla, nankörlükle, cahillikle, acelecilikle, bencillikle, zalimlikle yüz yüze geldiğini biliyoruz. Bunun doğal sonucu olarak her şeye sırt döndüğünü; hiçbir şeye inanmadığını; sanattan, zaten olmayan anlamın kovulması gerektiğine hükmettiğini de biliyoruz, görüyoruz. Buradaki sorun böylesi bir sanat anlayışının alabildiğine yaygınlaşarak diğer anlayışları mahkûm etmesi, onları boğarak yaşam alanı bırakmayışıdır. Bu tegallüp elbette mütegallibenin elinde tek geçerli sanat anlayışı olarak bayraklaşmıştır. Bayraklaşmayla birlikte hem geriye hem de ileriye dönerek ülkemizdeki sanatı da inşa etmiştir. Örneğin Tevfik Fikret ya da Cenap Şahabettin iyi şair; Mehmet Âkif iyi adam ama kötü şair olarak tasnif edilmiştir. İleriye dönük olarak da sanatın her türlü amaç ve işlevden arınması gerektiği, nesnesinin kendisi olduğu; dışarının sadece kötülüğü ve kirliliği temsil ettiği bu nedenden dolayı da sadece insanın içine dönmesi, içine döndükçe bunalımlarını dışlaştırması gerektiği sonucuna varmıştır. Avare, azade, çıplak ve hür bir sanat… Örneğin bu bağlamda öykü sadece anlatmak olarak tanımlandı; ne anlatıldığının önemli olmadığı, sadece nasıl anlatıldığının önemli olduğu bir öykü anlayışı mutlaklaştırıldı. “Şiirleriniz, hikâyeleriniz, eserleriniz ıztırabları, sefâletleri tesliye etmeli, içtimaiyatımızın her safhasını ap açık göstermeli, hürafat ile pençeleşmeli, bu haşin hayatda muzaffer olmanın yollarını anlatmalı, bir şey’in eyi veya fena olduğunu isbat etmeli, hülâsa bir gaye, bir maksad gözetmeli. O suretle ki eseri okuyanlar dimağında yepyeni bir inkilâb, yeni bir intibah yeni bir heyecan duysun,” diyen Çantay’ın duyduğu heyecanı sönükleştiren dahası komikleştiren bir sanat anlayışı bugün bir göz kamaşmasına, bir akıl tutulmasına neden olmaktadır. Durmadan insanı anlattığını; insandaki değişmeyeni yakalayarak tüm insanlığı anlatabileceğini varsayan bu sanat anlayışı nasıl oluyor da bir intibaha yol açmıyor? Yol açmıyor çünkü eşyayla kurduğumuz, kuracağımız ilişkiyi belirleyen ‘gerçeklik ilkemiz’ tahrip edildi. Bütüncül bakış açımızı kaybettik. Bugün insanı dahi ‘töz/cevher’lerden mürekkep bir varlık olarak algılıyoruz: ruh, nefs, beden, akıl ve bunlara ait alt kategoriler sanki hepsi birer töz/cevhermiş gibi. Aynı bölünmüşlüğü hayat karşısında da yaşıyoruz; gündelik hayatımızdaki her görev ve sorumluluğumuzu ayrı ayrı roller olarak telakki ediyoruz. Elbette böylesi bir parçalanmışlık karşısında da görev ve sorumluluklarımızı erteliyor ya da bizi aşan bir takım reel politik gerçeklere atfederek rahatlamaya çalışıyoruz. Oysa Kur’an bir hidayet rehberi olarak her daim elimizin altında. Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı’na yazdığı önsözde belirttiği gibi Kur’an bütüncül bir hayat (,) kişi ve hayat algısı vazetmektedir: “Kur’an, her şeyden önce, inanca götüren en geçerli yol olarak akla önem vermekte ve insan varlığını ruhsal ve fiziksel (ve dolayısıyla sosyal) planda parçalara bölünemez bir bütün olarak görmektedir; yani insanın gündelik davranışlarının, bunlar ne kadar ‘dünyevî’ olurlarsa olsunlar, onun ruhsal hayatından ve kaderinden ayrı tutulamayacağını vurgulamaktadır.” Ona göre, Allah’ın yarattığı hayat bir bütündür ve beden ile zihin, cinsiyet ile ekonomi, bireysel dürüstlük ile sosyal adalet gibi meselelerin insanın ölümünden sonraki hayat hakkında beslediği ümitler ile ciddî bir bağlantı içindedir. Zaten Müslümanların bir tek beden gibi olduklarına dair hadisi başka türlü nasıl anlayabiliriz ki? İnsanın hem kendi varlık bütünlüğü hem de dünya ve ahiret hayatı açısından yaşadığı parçalanmışlığın temelde gerçeklik ilkemizi de değiştirdiğini söylemiştik. Bunca parçalanmışlık içinde iki yakamızı bir araya getiremiyoruz. Aslında burada daha da vahim olan şu ki, yaşadığımız ruh haletlerini, vardığımız yargıları ifade ettiğimiz dil de bu parçalanmışlıkla mütenasip şekilde varoluşa yabancılaşıyor. Zira dil; dile ait kelimeler, cümle yapıları gerçeklik hakkındaki kavrayışlarımızı ifade ettiğimiz araçlardır. Gerçekliği nasıl kavrıyor, eşyayla nasıl ilişki kuruyorsak dili de tüm bunları ifade edebilmek için eğip büküyoruz. Tabii ki bu bir zorunluluktur; araç ile amaç tenasüp içinde olmalıdır. Durmadan insanın etrafında hatta insanın içinde dönüp duran sanat buna uygun bir dil de üretiyor. Yaklaşık elli yıldır sanat/edebiyatımıza hâkim olan bu dil; ne yazık ki dışarıya bakamayan, dışarıyı değersizleştiren; sanatın dışa, maddeye döndükçe halis, saf özünden uzaklaşarak bayağılaşacağını düşündüren; insanın kendisinin de bir ayet olduğu ve bu ayetin Allah’ın yarattığı sonsuzca ayetle mükemmel bir uyum içinde olması gerektiği algısını körelten bir dildir. Âkif’in şiirlerini manzum teranelere, hamasete indirgeyen edebiyat anlayışının tegallübü karşısında yaşadığımız akıl tutulması nedeniyle bugün birçok sanatçının yüreğini yakan gerçeklerin; bir türlü ifade edilebilir bir dili, sanat anlayışı bulunamamaktadır. İslâm coğrafyasında yaşanan yangın bugün Türkiye’de ve dünyanın hemen her yerinde milyonlarca insanı meydanlarda toplayıp tavır almaya; öfkelerini ve nefretlerini zalimlere yöneltmeye zorlarken; edebiyat hem yangının hem de meydanlardaki milyonlarca insanın sesi olamamaktadır. Aslında çok önceleri seçimini yapıp sırça kulesine çekilen edebiyat için bu durum anlaşılabilirdir. O, kulesinde ince sazlar eşliğinde oldukça incelmiş zevklerle için için ağlayıp kahrolurken halkın, avamın zaten böylesi incelmiş zevklerden anlamayacağına kâni olmuştu. Bunca parçalanmışlık içindeki insanın kendiyle, töz/cevherleriyle mücahede halinde durmadan ruhanî makam ve mevkilere doğru süluk ederken hayatın, maddîyatın onları paçalarından yakalayıp aşağılara doğru çekmelerine izin vermeme, yani bir anlamda ‘büyük cihad’larında da yadırganacak bir taraf yok. Müslümanların muazzez, mübarek, müberra, kudsî, muharrem coğrafyaları bir zamanlar Moğollar, Haçlılar tarafından kirletildiğinde; bunu Allah’ın azabı, gazabı olarak niteleyip kendi dışındaki Müslümanlara müstehak görenler, bugün de böyle düşünüyor olabilirler. Ama şunu hatırlamamız gerekiyor ki; insan doğuştan eşref-i mahlûkat değildir; o beşerdir, yani şerefli olma potansiyeliyle müjdelenmiştir; Allah’la yaptığı misaka uygun davranırsa, gereğini yaparsa şereflenecektir. Yoksa iblisten de daha düşük bir derekeye yuvarlanacaktır. Hüsnükabullerimiz öylesine genişledi ki, artık her şeyi, her hâl ve durumu anlayabiliyor, kabullenebiliyoruz. Ama şunu da anlayıp gelecek kuşakları şimdiden kabullenmeliyiz; nasıl bizler onlarca yıl geriye dönerek kimi sanatçı ve aydınları ortaya koydukları eserlerden ve tavırlardan dolayı Amerikancılık, Sovyetçilik, İttihadçılık ya da Hilafetçilikle suçlayabiliyorsak; yarın çocuklarımız ve torunlarımız da eserlerimizden, tavırlarımızdan yola çıkarak bizim hakkımızda birtakım hoş olmayan sonuçlara varabilirler. Edebiyatın nabzı olan dergilerin de böylesi bir sessizlik ve sağırlık içinde olmalarını da, yukarıda özetlemeye çalıştığımız tabloyla uyum içinde olması hasebiyle yadırgamamak gerekir. Dergiler de andığımız parçalanmışlıktan uzak değil. Sanatın, edebiyatın ayrı bir dili, ayrı bir gerçekliği, ayrı bir hassasiyeti olduğu fikrinin en güzel tecelli ettiği yerler dergilerdir. Ancak dergiler; yapılan onca dosya ve özel sayıların hiç olmazsa birkaçının Müslüman coğrafyasındaki yangına ayrılabileceğini; bu yangının edebiyatın diliyle de anlatılabileceğini göstermelidirler. Doğrusu bunu göstermek o kadar da zor değil. Zira yakın geçmişimiz de bile bu güzel örnekleri Müslüman sanatçılar zaten ortaya koymuştu. Cahit Zarifoğlu daha dün aramızda yaşamıyor muydu? Sezai Karakoç, Nuri Pakdil hayatta değil mi? Dergiler eğer bunu yapamayacaklarsa bir müddet yayınlarına ara bile verebilirler. Böylelikle yazarlarına özeleştiri yapacak bir fırsat da sunmuş olurlar. Aksi halde ince sazlar eşliğinde, ‘ince hastalığa’ yakalanmış edebiyat için kimsenin yapacak bir şeyi kalmayacaktır. Bunca hastalıklı bir edebiyatı sürdürmenin kimseye bir yararı yoktur. Aslında bunların bir önemi olmayabilir; ne edebiyat anlayışlarının, ne yaşadığımız parçalanmışlıkların, ne dilimizin, ne meydanlardaki gayzın… Ama Müslümanlar için bir tek şeyin önemi vardır: Son Saat geldiğinde hesap verecek olmak! O Saat geldiğinde her şeyimiz; inandıklarımız, yaşadıklarımız, yaptıklarımız, yapamadıklarımız, yazdıklarımız ya sağ ya da sol yanımızdan verilecek. Aramızda tartışadurduğumuz meseleler Hakk ile bize gösterilecek. Ve o zaman edebiyatın sırça kulesi çoktan parçalanmış olacak. |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|